MERKEZ ADANA ŞUBE ANKARA ŞUBE ANTALYA ŞUBE BURSA ŞUBE DENİZLİ ŞUBE DİYARBAKIR ŞUBE ESKİŞEHİR ŞUBE GAZİANTEP ŞUBE İSTANBUL ŞUBE İZMİR ŞUBE KOCAELİ ŞUBE MERSİN ŞUBE SAMSUN ŞUBE TRABZON ŞUBE

· 

GENEL

· 

SMM

· 

ÜYELİK İŞLEMLERİ

· 

MİSEM

· 

EMO E-POSTA

· 

FERDİ KAZA SİG.

· 

İMZA YETKİSİ

· 

ENERJİ VERİMLİLİĞİ

· 

SORUN SÖYLEYELİM

· 

ENERJİ KİMLİK BELG.

· 

ENAZ (ASGARİ) ÜCRETLER

· 

YAPI DENETİM

· 

E-İMZA

· 

MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI

· 

LPG SORUMLU MÜDÜRLÜK

· 

EMBK

EMO 46. OLAĞAN GENEL KURULU BAŞLADI



 
EMO 46. Olağan Genel Kurulu, çalışmalarına başladı. EMO Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Önder, ekonomik, siyasal ve hukuki alanda yaşanan kaos ortamına dikkat çektiği konuşmasında, iktidarın meslek örgütlerine yönelik müdahalesine tepki gösterdi. Önder, neoliberal politikaların elektrik kesintisi, arz fazlası, pahalı elektrik gibi kamu zararına sonuçlar doğurduğunu ortaya koyarken, ülkenin teknolojik olarak geri kalmasının mühendislere işsizlik olarak döndüğüne dikkat çekti. Önder, EMO`nun emekten, halktan, bilimden, demokrasiden yana tavrını, mesleki ve üyeleri yararına mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.
 

 

EMO 46. Olağan Genel Kurulu çalışmalarına Divan Başkanlığı‘nın oluşturulmasıyla başladı. Divan başkanlığına Ebru Akgün Yalçın seçilirken, Hasan Baycan ve Faik Kemal Özoğuz başkan yardımcıları; Asuman Gülay Yıldırım, Cansu Akbay, Mustafa Arı ve Onur Eracil katip üyeler oldular. İlk olarak Genel Kurul gündemi oylanarak, kabul edildi. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı‘nın okunmasının ardından Anıtkabir Çelenk Heyeti belirlendi.

 EMO 45. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Önder açılış konuşmasında, 45. Dönem faaliyetlerinin Türkiye`nin içine sokulduğu derin siyasal, hukuksal, ekonomik ve toplumsal bir kriz ortamı içerisinde geçtiğini ve bu derin krizin hala sürdüğünü belirtti. Önder, bu dönemin yarattığı olumsuzluklara rağmen "demokratik ve laik bir hukuk devletinde özgür ve eşit yurttaşlar olarak barış içinde yaşama umudunu yitirmeden, ülke ve kamu yararı için mücadeleden geri adım atmayan, meslektaşlarımızın hakları, mesleğimizin onuru ve gerekleri için yılmadan çalışmalar yürüten" tüm şubelere, yöneticilere, komisyon ve çalışma gruplarında görev alanlara, ayrıca EMO çalışanlarına teşekkür etti. Önder‘in önerisi üzerine bu dönem yaşamlarını yitiren EMO çalışmalarına katkılar vermiş olan Tahir Çiçekçi, Muharrem Özdemir, Mustafa Bulut ve Mustafa Demirören Genel Kurul delegelerinin alkışlarıyla anıldı.

"Bugün, 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan Fethullahçı Terör Örgütü`nün darbe girişimi ve bu darbe girişiminin bastırılmasının ardından gelen sivil darbe ortamında yaşıyoruz" diyen Önder, darbe girişimini "Allah`ın lütfu" olarak nitelendiren siyasal iktidarın 20 Temmuz 2016 tarihinde başlattığı olağanüstü halin 2 yıldır sürdürüldüğüne işaret etti. Önder, 12 Eylül Askeri Darbesi`nin ardından kurulan siyasal ve ekonomik düzen içerisinde küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye`nin şekillendirildiğini ve "yeşil kuşak" projesiyle bugünkü gerici ortamın tohumlarının atıldığını kaydeden Önder, şunları söyledi:

"Son 15 yılda AKP vasıtasıyla Türkiye`ye biçilen ‘ılımlı İslam` gömleğinin üstüne her seçim ve referandum süreciyle bir kördüğüm atılmıştır. Bu kördüğümlerle gömleğin rengi değişmeye başlamış, ama ‘demokrasi` yalanları, ‘ileri demokrasi` gibi daha büyük yalanlarla sürdürülmüştür. Bugün bizlere dayatılan demokrasi tanımı ise artık hepimizin bildiği gibi ‘siyasal iktidara tam biat` olmuştur.

Siyasal olarak örgütlü toplum yok edilirken, sivil toplum adı altında tarikatlara geçit verilmiştir. Siyasal partilerin koalisyonları tu kaka ilan edilirken, tarikat koalisyonları siyasal iktidarları belirler hale getirilmiştir. Devleti ve kurumları ele geçirme anlayışı içerisinde önce kadrolara müdahale edilmiş, Fethullahçılar başta olmak üzere tarikat referanslı atamalar yapılmış, ilgili alanda mezun olmak ve başarı göstermek, liyakat ve yeterlilik gibi tüm kurallar alaşağı edilip, önce tarikat bağlantısı esas alınmıştır.

Aydın çevrelerin yıllardır mücadele ettikleri, ülkemiz için ne büyük bir tehlike oluşturduğunu anlatmaya çalıştıkları Fethullahçılar ve onun gibi tarikat yapılarının karanlık yüzü 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi`yle ayan beyan ortaya çıkınca ‘Kandırıldık` deyip işin içinden çıkmak mümkün değildir. Fethullahçı referanslarıyla siyaset yapanlar, Fethullahçı referansıyla kamuda işe girenler, Fethullahçı referansıyla ihale alanlar, Fethullahçıların yaptıkları kumpaslar, şikeler, hileler, torpiller, ayak kaydırmalar… Tüm bunlar ortada durmakta, işin kötüsü Fethullahçılar yerine bu kez başka tarikat bağlantılı yapıların egemenliği yaratılmakta, bugün adı FETÖ olanın yarın SETÖ, METÖ vb. olacağı gerçeği ise görmezden gelinmektedir."

AKP iktidarlarının, bu kadrolaşma ve devleti AKP`lileştirme önünde engel olarak gördükleri her birime doğrudan müdahale ettiğini kaydeden Önder, "Kamu reformu adı altında kurumsal yapılar dağıtılmıştır. Günübirlik siyasal çıkarları doğrultusunda bir bakmışsınız iki bakanlık birleştirilmiş, bir bakmışsınız bir bakanlık yok edilmiş, yılların Devlet Planlama Teşkilatı, Elektrik İşleri Etüt İdaresi lağvedilmiştir" diye konuştu.

Basına Yönelik Baskılar

Kamu kurumlarında yaratılan bu dağıtma sürecine, demokrasilerde yeri geldiğinde "4. kuvvet" olarak adlandırılan medyaya müdahalenin eşlik ettiğine dikkat çeken Önder, öncelikle merkez medyayı parti yandaşlarının egemenliğine geçirmeye yönelik Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu üzerinden adımlar atıldığını anımsattı. Önder bunun ardından köşe yazarlarının işten attırılması, yönetici kadrolara AKP`nin istediği isimlerin atanması, yine AKP`nin istediği köşe yazarlarına yer açılması, biat etmeyen gazetelerin çalışanlarının yasaklanması, gazetecilik faaliyetlerini yerine getirmelerinin engellenmesi, televizyon kanallarının yasaklanması, radyo ve televizyonların kapatılması, gazetecilerin hapse atılması ve yıllarca hapiste tutulmalarının geldiğine işaret etti. Türkiye Gazeteciler Sendikası`nın 17 Şubat 2018 tarihli açıklamasına göre 145 gazeteci ve medya çalışanının halen cezaevinde olduğunu belirten Önder, şunları söyledi:

"Gazetecileri Koruma Komitesi`nin 2017 Basın Özgürlüğü Endeksi Raporu`na göre en fazla gazeteciyi demir parmaklıklar arkasında tutan ülkeler sıralamasında Türkiye birinci. Yani bugün değil özgür basın, basından söz etmek bile zordur. Son olarak Doğan Medya Grubu da Demirören Grubu`na devredilmiştir. İktidarın savunuculuğuna soyunmuş kalemşörler öylesine medyayı doldurmuştur ki, artık bu kalemşörler iktidar yanında saf tutma yarışı içinde birbirlerinin gözlerini oymaktadır."

"Hukuk Sistemi Yerle Bir Edildi"

Önder, bir ülkede yaşayan yurttaşları bir arada tutan temel yapı taşı olan hukuk sisteminin yerle bir edildiğini; Anayasayı, yasaları hiçe sayan yönetim anlayışının dava açmayı bile suç, terör olarak göstermeye çalıştığını belirtti. Yargı kurumlarına yönelik türlü çeşitli müdahaleler sonucu, "tek adam önünde el pençe divan duran, ayakta alkışlayan, ön ilikleyen sözde bağımsız, özde ve görüntüde de tam bağımlı bir yargı ortamı" yaratıldığını kaydeden Önder, "TMMOB ve odalarının kamu yararı ve mesleğin gereklerini göz önünde bulundurarak açtığı davaları kazanmasını hazmedemeyen iktidar, ilk Anayasa değişikliğiyle idari yargıyı ‘yerindelik denetimi yapamayacağı` yasağıyla sıkıştırmaya çalışmıştır" dedi.

Anayasa üzerinden yargıya yapılan müdahalelerin birbirini izlediğini, Anayasa`nın AKP`nin aracı haline getirildiğini ve 10 yılda 3 Anayasa referandumu yapıldığını kaydeden Önder, şunları söyledi:

"12 Eylül ile hesaplaşacağız, pozitif ayrımcılık getireceğiz görüntüsüyle yapılan 2010 yılı Anayasa değişikliğiyle kadın ve çocuklara yönelik düzenleme yapılmadığı gibi tam tersine şiddet ve taciz her geçen gün artmış; küçük kız çocuklarının tecavüzcüsü ile evlendirilmesine olanak sağlayacak bir düzenleme bile yapılmaya kalkılmıştır. Yine bu Anayasa değişiğiyle hakim ve savcıların meslekten çıkarılmaları halinde yargısal denetim yolu açılacak denmiş; tam tersine hakimlik güvencesi yok edilmiştir. OHAL ortamında zaten ne yargı mensuplarının ne yurttaşların hukuki hiçbir güvencesi kalmadı. Aylarca içerde tutulan insanların sonradan masum oldukları anlaşılıp serbest bırakıldıkları, çok sayıda yurttaşın mağdur edildiği bir dönem yaşandı."

"Parti Devleti Anlayışı Yerleştirildi"

Son Anayasa değişikliğiyle hükümet lağvedilip, tüm yetkilerin partili bir Cumhurbaşkanı`na verildiğini, kuvvetler ayrılığı yok edilirken, Meclis`in işlevsiz hale getirildiğini vurgulayan Önder, "Parti devleti anlayışını yerleştiren AKP iktidarları, bu Anayasa dayatmasıyla Partili Cumhurbaşkanı sistemine geçiş yapılmasını sağladılar" dedi.

Önder sözlerini şöyle sürdürdü:

"Denetimsiz her alanda egemen tek bir güç yaratılmıştır. Henüz Anayasa değişikliği tam olarak yürürlüğe girmemiş olsa da zaten kalıcılaştırılan OHAL süreciyle tek adam yönetimi esas kılınmıştır.

Denetimin sandıkta yapılacağı iddiası ise bugünkü koşullarda lafı güzaftır. Çünkü adaletin yok edildiği bir ülkede dokunulmazlıkların kaldırılmış olması seçilmişlere, siyasi partilere müdahale yolunu açan bir düzlem yaratmıştır. Belediyelere kayyum atanmış, seçilmiş milletvekilleri hapse atılmıştır, fikir özgürlüğü, haber alma hakkı, temel insan hakları yok sayılmaktadır. Bugün iktidarı eleştiren siyasal partileri, kurumları, meslek örgütlerini, kişileri ‘terörist` ilan eden bir ortamda içi boşaltılmış bir ‘demokrasi`nin saltanatı sürülmektedir.

Bir ülkede farklı siyasal anlayışların birbirlerini denetimini sağlayan koalisyonları kötüleyerek ‘istikrar ve güçlü iktidar` vurgusuyla her seçimde halkın karşısına çıkıp oy isteyen iktidar, aslında tüm iktidarı boyunca gizli kapaklı koalisyonlar, kendisini destekleyen payandalar yaratmıştır. Fethullahçıları, ‘Yetmez, ama evet` diyenleri, ‘çözüm sürecini` kullanmış, işi bittiğinde hepsine sırtını dönmekle yetinmemiş, halkın tepki gösterdiği hataları da üstlerine yıkarak kendisini pürü pak ilan ederek, bu kesimleri hapse yollamış; bugün de ‘tek bayrak, tek devlet, tek millet` söylemiyle adına ‘Cumhur ittifakı` dedikleri bir ittifakla seçimlere hazırlanmaktadırlar. Demokrasinin temelini oluşturan ‘şeffaflığı` ortadan kaldırıp, gizli koalisyonlarla yürüyen iktidar, 2017 Anayasa Referandumu ve OHAL ile sağladığı kontrolsüz güç içerisinde bugün ittifaktan söz edebilmektedir. AKP için meşru görülen ittifak, diğer siyasal partiler için bırakın hoş görülmeyi ‘şer ittifakı` olarak lanse edilmektedir. Partili Cumhurbaşkanı sistemine geçişle sağlanan güç de iktidarı kesmemiştir. Cumhur ittifakı olarak yürütülen süreç, dış politikaya da yansıtılmış; Afrin`e yönelik başlatılan operasyon iç politika malzemesi yapılmıştır."

Hüseyin Önder, "Güçlü Türkiye, Güçlü Yönetim" iddiasıyla otoriter bir tek adam rejiminin yaratıldığını, bir ülkenin gücünün yurttaşlarının güçlü olmasıyla sağlanabileceği, bir ülkenin bilimle, akılla, özgür düşünceyle güçlü olacağı gerçeğinin yok sayıldığını kaydetti. Bilim, akıl, özgür düşüncenin mühendisliğin temeli olduğunu, bu temel üzerinden EMO ve TMMOB`nin OHAL sürecinde Anayasa değişikliğine karşı çıktıklarını anlattı. Referandum sürecinin tüm hukuksuzluklara, baskı ve tehditlere karşın Cumhuriyet`i sahiplenerek, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti için mücadele eden geniş bir taban olduğunu da ortaya koyduğunu belirten Önder, Türkiye`deki 30 büyükşehirden aralarında İstanbul ve Ankara`nın da olduğu 17`sinin referandumda "Hayır" dediğini anımsattı. Önder, "Bu sonuç eğitim ve bilinç düzeyi yükseldikçe gericiliğe verilen primin azaldığını göstermektedir. İşte bu nedenledir ki iktidarın temel uğraşı eğitimdir" diye konuştu.

"Eğitim Sistemi Yap-Boz Tahtası Oldu"

"İktidara biat edecek milyonlar yaratma arayışı" içinde kuşakların heba edildiğini, bir gecede partili Cumhurbaşkanı`nın talimatı ile milyonları ilgilendiren sınavların kaldırıldığını belirten Önder, "Eğitim sistemi yap-boz tahtası halinde hercümerç edilmiştir" dedi. Tüm okulları imam-hatipleştirme uygulamalarının devreye alındığını, seçmeli derslerin zorlamalı yeni din dersleri dayatmasına dönüştürüldüğünü; müzik, resim gibi sanat derslerinin müfredattaki zamanlarının kısıldığını ifade eden Önder, şöyle konuştu:

"Eğitimde fırsat eşitliği tartışmaları tamamen rafa kaldırıldı, Darbe Girişimi öncesinde FETÖ ile yargı, polis ve eğitim üzerinden gizli savaş sürdüren AKP; dershaneleri kapatma kararıyla çocukları bu kez de özel okullara mahkum etti. Kamunun parasıyla kamu okullarında verilmesi gereken hizmetleri vakıflara devretmeye başladı. MEB`in 24 Temmuz 2017 tarihinde, adı cinsel istismar davasında geçen Ensar Vakfı`yla imzaladığı protokole göre bu vakıf, okullarda öğrencilere yönelik sanatsal, sportif, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik gelişimi desteklemeye yönelik eğitim, seminer, proje, gezi, kitap okuma, yarışma, kamp, yaz okulu adı altında etkinlikler düzenleyebilecek. Müfredatı vakıf belirleyecek, parayı MEB ödeyecek. Yani bizler ödeyeceğiz.

Laikliği eğitim sisteminde yok eden iktidar, başta kız çocukları olmak üzere çocukları örgün eğitimden uzaklaştıran bir sistem de yürürlüğe sokmuştur. Öğrenciler, imam hatip, meslek lisesi ya da açık lise dayatmasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Çocuklar üzerinde okullarda uygulanan psikolojik baskıdan hiç söz etmeyelim.

Bir ülkenin geleceğinin yapıtaşı olan ‘üniversitelerimiz` de artık özgür bilim yuvaları değil, düşüncenin suç sayıldığı, FETÖ ile mücadele adı altında hiçbir terör bağlantısı olmayan değerli bilim insanları ve akademisyenlerin görevlerinden uzaklaştırıldığı, içi boşaltılmış binalardır. 12 Eylül ürünü YÖK`ü eleştirirken, kendisinin de YÖK`e karşı çıktığını söyleyen siyasal partinin iktidarında sadece YÖK eliyle değil, doğrudan siyasal iktidarın yönetici seçimlerine müdahalesiyle var olan özerklik alanları dahi yok edilmiştir."

FET֑nün Siyasi Ayağı Yok Sayılıyor

"Terör" kelimesinin, içeriği yalnız iktidarın bildiği büyülü bir sözcüğe dönüştürüldüğünü, iktidarın kendisine muhalefet eden herkesi yok etmek için kullandığı sihirli bir değnek olarak kullanılmaya başlandığını belirten Önder, "Fethullahçılar için bile terörün tanımını hukuk devletinde olmayacak bir şekilde iktidar yapmış, 17-25 Aralık 2013 tarihleri milat olarak ilan etmiştir" dedi. İktidarın terör tanımının nedense Fethullahçıların siyasal ayağını da yok saydığına dikkat çeken Önder, "Fethullahçıların olduğu sonradan ilan edilen bankalara daha fazla faiz almak için emekli maaşını yatıranlar dahi terörist ilan edilirken, Fethullah`ın siyasetçilerinden, paralel devlet kurarak orduyu, polisi, yargıyı, eğitimi ele geçirmelerinde rol oynayanlardan hesap sorulmamaktadır" diye konuştu.

İktidarın ve Fethullahçıların yarattığı topluma ve Türkiye Cumhuriyeti`ne zarar verici yapılanmadan ders alınıp, demokrasi, şeffaflık, fikir özgürlüğü ve hukuk devletini güçlendirmek yerine tam tersine uygulamaların kaygıları artırdığını vurgulayan Önder, geçen yılın sonunda terörle mücadele adı altında kişilere suç işleme özgürlüğü veren 696 sayılı KHK`nın çıkarıldığını anımsattı. "Bu hukuk devletini tamamen ortadan kaldırarak toplumu ilkel bir anarşi durumuna sürükleyebilecek kaygı verici bir adımdır" diyen Önder, üstelik kolluk kuvvetlerinden bağımsız iktidara yakın milis gücü oluşturulduğu iddialarının bu kaygıları giderek artırdığını söyledi.

Meslek Örgütlerine Yönelik Müdahale

İktidarın parti devleti olma yolunda yaptığı müdahalelerden meslek örgütlerinin de nasibini aldığını, bu kurumların ilk önce seçim süreçlerine yönelik müdahalelerle ele geçirilmeye çalışıldığını anlatan Önder, "Siyasal iktidar yandaşı gruplanmalar, kamu kurumları üzerinden yürütülen zorlamalar, düşünen-sorgulayan mühendisler üzerinde etkili olamamış; seçimlerle bu meslek örgütlerini ele geçirememişlerdir" dedi.

Bunun üzerine meslek örgütlerinin işlevlerinin etkisizleştirilmeye çalışıldığını, AKP iktidarları boyunca buna yönelik psikolojik ve fiziki çeşitli müdahaleler yapıldığını kaydeden Önder, bu düzenlemelerin ilk adımının Abdullah Gül`ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Devlet Denetleme Kurulu`na meslek örgütleri için rapor hazırlattırılarak atıldığına dikkat çekti. Ardından TMMOB ve bağlı odalardaki yönetim kurulu üyelerinin yurtdışı programlarının bile izne tabi kılınmaya çalışıldığını, 2012 yılından itibaren ortalıkta TMMOB ve odaların kuruluşları ile işleyişlerine yönelik müdahale etmek üzere yasa taslakları dolanmaya başladığını anlatan Önder, TMMOB bünyesinde örgütlü bir kampanya yürütülerek bugüne kadar bu girişimlerin püskürtüldüğünü kaydetti.

Mesleğin gerekleri, kamunun can ve mal güvenliği, çevrenin korunması yönündeki uyarıların yok sayıldığı gibi meslek örgütlerini itibarsızlaştırmaya yönelik kampanyaların yürütüldüğüne işaret eden Önder, şunları söyledi:

"Kimi zaman yandaş medya üzerinden sürdürülen, kimi zaman en yetkili ağızlardan ağır ithamlara kadar vardırılan bu kampanyalarda ‘meslek örgütleri siyaset yapıyor` gibi söylemler öne çıkarılmıştır. İşte 12 Eylül`ün toplumu siyasetten uzaklaştırma anlayışının bir ürünü olan bu yaklaşım, temelde sakattır. Elbette meslek örgütleri siyasal kurumlar değildir. Ancak mesleğimizle üyelerimizle ilgili siyasetin aldığı kararlar, siyasi tercihler doğrudan bizleri ilgilendirmektedir. Siyaset toplumdan, çalışma yaşamından bağımsız, ne olduğu belirsiz bir üst varlık mıdır? Toplumsal ve ekonomik hayatı ilgilendiren her şey siyasetin içerisindedir. Bu eleştiriler içerisinde meslek örgütleri sanki Ar-Ge ya da teknoloji geliştirme merkezi miymiş gibi eleştiriler de yapılmaktadır. Oysa odalarımız teknolojik gelişmelere yönelik pek çok faaliyetin de içerisindedir. Örneğin Odamız Bilimsel Dergi yayımlamakta, meslek içi eğitimler düzenlemekte, akademik dünya ile çeşitli etkinlikler gerçekleştirmektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel sempozyum ve kongreler, Akademik Kamp, bitirme projelerine yönelik destekler hemen sayabileceğimiz faaliyetlerimizdir."

Önder, meslek örgütlerini karalayıcı kampanyaların yanı sıra odaları etkisizleştirmek, içini boşaltmak, iktidara biat etmesini sağlamak, meslektaşlarımızın haklarını ve mesleğimizin gereklerini savunmamızı engellemek için kimi düzenlemelerin de yapıldığını, bazı yetki ve gelir kaynaklarının yok edildiğini belirtti. Oysa EMO gibi meslek örgütlerinin kamu kurumları dağıtılıp parçalanırken, kamusal denetim ortadan kaldırılırken, piyasanın aktörleri denilen unsurların yalnızca kar güdüsüyle hareket etmelerinin sağlandığı ortamda mesleğin gereklerini koruma yükümlülüğüyle hareket ettiklerini vurgulayan Önder, şöyle konuştu:

"Kamu yararı doğrultusunda can ve mal güvenliğini riske atan uygulamalara karşı üyeleri ve mesleğin gerekleri üzerinden müdahalelerde bulunmaktadırlar. Kamunun denetiminin olmadığı bir noktada her mühendisim, her doktorum diyenin iş yapması kabul edilebilir mi? Nitekim Odamız iş yapmak üzere bize sunulan belgelerden sahte mühendisler olduğunu tespit edip gereğini yapmaktadır."

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan`ın, meslek örgütlerinin isimlerinin başındaki "Türk, Türkiye" gibi ifadelerin kaldırılacağını söylemesi üzerine buna yönelik çalışmalar yapılmaya başlandığına işaret eden Önder, meslek örgütlerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası`na dayanılarak kurulmuş, kamu kurumu niteliğinde tüzel kişiliğe sahip örgütler olduğunun altını çizdi. Türkiye`de sürekli kutuplaştırmalar yaratıldığını, toplumda yaratılan bu gerilimin bugün kurumsal bir düzeye taşınmak istendiğini kaydeden Önder, şunları söyledi:

"Mesleğini yerine getiren meslektaşlarımızın mesleki birliktelikleri, meslek etiği ve meslek çıkarları, suni bir isim tartışmasıyla bozulmaya çalışılmaktadır. Her isteyenin oda kurup, mesleki alanımızda çokça oda olması mesleki haklarımızın korunmasını değil, tam tersine yaratılan ayrıştırma üzerinden daha da küçültülmüş, etkisizleştirilmiş yapılaşmaların oluşumuna yol açacaktır. Bu tam da küresel sermayenin istediği bir düzen yaratacaktır. Ülkemizde zaten ucuz emek haline getirilmekte olan mühendislik, avukatlık, doktorluk gibi ürettikleri hizmetin doğasından gelen üretim gücünü kullanan kesimlerin haklarını kaybetmelerine yol açacaktır."

Mesleğin gereklerine yönelik denetimden rahatsız olan iktidarın, TMMOB ve bağlı odaları iktidar vesayetine sokmak için zaten bir süredir faaliyet yürüttüğüne dikkat çeken Önder, 12 Eylül Rejimi`nin ürünü olan ve hiç işletilmemiş bir yasa maddesinin AKP iktidarı zamanında uygulanmak istendiğini kaydetti. Odaların idari ve mali denetimlerini ilgili bakanlıkların yapmasına yönelik Bakanlar Kurulu kararları çıkartıldığını ve sürecin ilk olarak KMO`ya yönelik işletildiğini anımsatan Önder, sözlerini şöyle sürdürdü:

"OHAL sürecinde Kimya Mühendisleri Odamızın yönetiminin görevden alınmaları yönünde yargıdan karar çıkarılmıştır. EMO`nun idari ve mali denetiminin de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılması öngörülmüş; 45. Dönem çalışmalarımız içerisinde EMO`ya yönelik denetim müdahalesiyle de karşılaşılmıştır. Denetim taleplerine her türlü kararın kamuoyuna açık olduğu, istedikleri bilgiyi bulabilecekleri yanıtı verilmiştir. Halen bu süreç devam etmektedir. AKP iktidarları dönemlerinde kamunun pek çok denetim kurumu ve yapısı ortadan kaldırılıp işlevsizleştirilmişken, zaten denetim süreçleri işleyen meslek örgütlerine yönelik bu denetim sevdası nereden çıkmıştır? Bunun yanıtı iktidarın ekonomi-politik anlayışı içerisinde gizlidir."

AKP iktidarlarının ekonomik kararlarının temelini, Türkiye Cumhuriyeti`nin küresel sermayeye tam entegrasyonu, bu çerçevede kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi, sıcak paraya dayalı büyüme, üretim ekonomisi ve sanayi yerine inşaat ve rant zincirinin oluşturduğunu belirten Hüseyin Önder, şöyle konuştu:

"Elbette biz mühendislerin mesleğimizin gereği olan teknolojik gelişmeler için mücadele etmemiz, bu çerçevede sanayi ve ileri teknoloji üretim ekonomisini savunmamız aklın ve bilimin gereğidir. Temel zıtlık bu noktada ortaya çıkmaktadır. İkinci uyuşmazlığımız, teknolojinin kamunun yararı doğrultusunda kullanılması noktasındadır. TMMOB ve bağlı odaları dünyayı ve insanları yok edici bir tüketim ekonomisini değil,  doğayı ve insanı odak noktası yapan bir gelişimi savunmaktadır. Bu savunmamızın doğal bir uzantısını da yurttaşlarımıza kaliteli, ucuz ve eşit hizmet olanağı sağlanması oluşturmaktadır. Serbest piyasa denilen kamusal denetimin yok sayıldığı uygulamalar piyasa aktörlerinin kar hırsının yegane belirleyici olmasına yol açmaktadır."

"Krizlerin Faturası Halka Çıkıyor"

Önder, bugüne kadar, kamu varlıklarının, Cumhuriyet dönemi boyunca halkın vergileriyle kurulmuş büyük kurumların elden çıkarılmasıyla nakit ihtiyacını karşılayan AKP‘nin Türkiye Varlık Fonu kurarak, "deyim yerindeyse devletin varlıklarına el koyduğunu" söyledi.  Arkasından kredi garanti fonu, vergi teşvikleri, sübvansiyonlar ve kaynak aktarımlarıyla kamu üzerinden ekonomik büyüme sağlanmaya çalışıldığını, gelinen noktada ise cari işlemler açığında bir yılda yüzde 42 artış olduğunu kaydeden Önder, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Ekonomi büyümüş, ancak dış açığın ulusal gelire oranı yüzde 5.6`ya tırmanmıştır. Büyük cari açık karşısında Türkiye büyük bir finansman sıkıntısı yaşamaktadır. Sıcak para girişi için faizler artmaktadır. Ülkeyi terk ettiğinde döviz kurlarını ve faizleri sarsacak sıcak para tutarı 142 milyar dolarla tavan yapmıştır. Özetle geldiğimiz nokta yüksek faiz, yüksek enflasyon ve yüksek borçtur."

 Ekonomik durumun mesleki alanlarına yönelik etkilerine de dikkat çeken Önder, Türkiye`nin 2000`li yılların ilk yarısında yüzde 30`ların üzerinde olan yüksek teknolojili ürünlerde dışsatımın dışalımı karşılama oranının 2010`lu yıllarda yüzde 20`lerin altına düştüğü bilgisini verdi. İleri teknoloji ürünlerinde dış ticaret açığının yaklaşık 6 kat artarak 2001 yılındaki 4 milyar dolar düzeyinden 2016 yılsonunda 23.7 milyar dolara fırladığını bildiren Önder, "Bilgisayar ve elektronik ürünler sektörü giderek büyüyen dış ticaret açığı ve özellikle dışsatımın dışalımı karşılama oranının son 14 yılda yüzde 41`den yüzde 14`lere kadar düşmesi nedeniyle tehlike sinyalleri vermektedir" dedi.

"İşsizlik Sorunu Can Yakıcı Hale Geldi"

Üretim sektörlerinin geri plana atılması, sıcak paraya dayalı ekonomi modelinin, onca emekle yetiştirilen mühendisleri; tasarımcı ve üretimci yetenekleri törpüleyerek, pazarlamacı, montajcı, bakım ve işletme sorumlusu statüsüne indirgediğini anlatan Önder, mesleki alanlarındaki işsizlik sorununun giderek daha can yakıcı hale gelmeye başladığını kaydetti.  EMO`nun "Mühendislerin Durumu ve Mesleki Alan Araştırması"na değinen Önder, EMO üyesi mühendisler arasında işsizlik oranının yüzde 18.7`ye tırmandığının saptandığına dikkat çekti. Araştırmanın, elektrik, elektronik, telekomünikasyon, kontrol ve otomasyon, biyomedikal mühendisliği gibi üniversite sınavlarında yüksek puanlarla girilen bölümlerde onca emekle okuyan gençlere bir gelecek vaat edilemediğini gösterdiğini belirten Önder, kadın ve gençlerde işsizlik oranının çok daha yüksek olduğuna dikkat çekerek, acilen mühendislere yönelik istihdam planlaması yapılması gerektiğini kaydetti.

Enerjide Kriz Üzerine Kriz…

Enerji alanında yaşanan gelişmelere değinen Hüseyin Önder, üretim, iletim ve dağıtımdaki plansız adımlar sonucunda 31 Mart 2015 tarihinde tüm ülkenin karanlığa gömüldüğünü anımsattı. Önder, son dönemde "serbest piyasa" adı altında devlet destekli özel sermayeli enerji politikalarına doğrudan geçiş yapıldığını ifade etti. Kömür santrallarına yıllık düzenlenen ihalelerle alım garantisi verildiğini, yeniden yap-işlet-devret modeli de denilebilecek kamu kaynaklarının elektrik üretim tesisi yapılmak üzere özel sermayeye devredilmesine yönelik ihaleler gerçekleştirildiğini belirten Önder, şunları söyledi:

"Bu yolda da hiçbir sınır, kural tanınmamaktadır. Eskişehir ALPU örneğinde olduğu gibi istedikleri karar çıkmayınca kurulların yapısı bir kararla değiştirilivermektedir. AKP hükümetlerinin iş başına gelmeden önce en çok eleştirdiği ve yürürlükten kaldıracağı vaatlerinde bulunduğu alım garantili elektrik üretim tesisleri modeline önce nükleer santrallar, sonra da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı`na Berat Albayrak`ın getirilmesinin ardından kömür santrallarıyla geri dönüş yapılmıştır. Son olarak arz fazlası olduğu gerekçesiyle satış yapamayan santrallara kapasite mekanizmasıyla bir nevi alım garantisi sağlanmıştır."

Son 10 yıllık dönem itibarıyla kurulu güç ve elektrik tüketim artışına bakıldığında talep tahmini ve yatırım planlamasında büyük yanlışlar yapıldığının ortaya çıktığını kaydeden Önder, şu bilgileri verdi:

"Türkiye`nin elektrik tüketimi 2006 yılında 174.6 milyar kilovat saat iken yüzde 59.92 artışla 2016 yılında 279.3 milyar kilovatsaate çıkmıştır. Aynı 10 yıllık dönemde yüzde 93.51 artışla 2016 yılsonunda kurulu güç 78 bin 497 MW olmuştur. Piyasacı, yandaş sermayeyi gözeten teşvikçi dönemde elektrik üretimine gereksiz yatırımlar yapılmış ve elektrik piyasası şişirilmiştir. Bu ortamda halen nükleer santrallara, kömür santrallarına ve işletme hakkı devriyle yaptırılmak istenen termik santrallara alım garantileri verilmektedir."

Alım Garantili Santrallar…

Akkuyu NGS`ye kısıtlı inşaat çalışma ruhsatı verilerek, inşaatın fiilen başlatıldığını anımsatan Önder, bu santrala, 15 yıl boyunca üreteceği elektriğin yüzde 50`sine 12.35 sent/kWh üzerinden alım garantisi verildiğine dikkat çekti. Önder, "6 Şubat 2018 tarihli kur üzerinden 46.31 kr/kWh olan bu rakam 2017 piyasa fiyatından yüzde 275 daha pahalıdır" dedi. Sinop NGS`ye 20 yıl alım garantisi verildiği ve yakıt bedeli hariç kWh başına birim bedelin 10.83 sent olarak tespit edildiğine işaret eden Önder, "Yine 6 Şubat 2018 tarihli kurlar üzerinden 40.6 kuruş olan bu fiyat, 2017 yılı piyasada ağırlıklı ortalama 16.81 kuruş olan fiyattan yüzde 242 daha pahalıdır" diye konuştu. Kömür yakıtlı Çayırhan B Termik Santralı için işletme hakkı devri yöntemiyle kurulacak santrale de 6.04 sent üzerinden 15 yıl alım garantisi verildiğini anımsatan Önder, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Aynı şekilde Eskişehir Alpu-Tepebaşı Termik Santralı yaptırılmak istenmektedir. Yine aynı şekilde Tekirdağ Çerkezköy kömür yakıtlı termik santralı için de süreç devam etmektedir. Bunlara da aynı düzeyde alım garantisi verileceği düşünülürse; bu büyük 5 projenin tamamlanmasının beklendiği 2020-2025 yıllarından itibaren 15-20 yıl süreyle Türkiye`nin karşı karşıya kalacağı ödeme yükü 126 milyar dolara (472.5 milyar TL) ulaşmaktadır. Üstelik elektrik kullanılmasa da ödenmek zorunda kalınacak bu rakama yakıt bedeli ve enflasyon farkı gibi fiyat artırıcı unsurlar da dahil değildir. Alım garantilerinin ülkemize maliyeti, kurlar yükseldikçe daha da artmaktadır."

 Yerli kömür kullanımı karşılığında santrallara; piyasa fiyatlarının üzerinde yıllık ihale miktarı üzerinden alım garantisi verilmesi yoluyla şirketlere 2016 yılından beri TETAŞ üzerinden de  aktarım yapıldığını belirten Önder, "Bu yıl piyasa takas fiyatının geçen yılla aynı düzeyde olacağı varsayılırsa, kWh başına 3.3 kuruş olmak üzere fazladan 692 milyon TL ödeme yapılacaktır" dedi.

Önder, santrallara kapasitelerine göre, üretim yapıp satmasalar bile ödeme yapılmasını öngören kapasite mekanizmasının bu yıl yürürlüğe konulduğunu söyledi. Dünyadaki elektrik fiyatlarının düşüş seyrinde olduğunu belirten Önder, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin fiyatının 3 sent/kWh`in bile altına indiğini, doğalgazdan elektrik üretilmesinde dünya ortalama fiyatının 5.5 sent/kWh civarında bulunduğunu, durum böyle iken bu denli yüksek fiyatlı alım garantilerini anlamanın mümkün olmadığını kaydetti.

Pahalı ve çevre için riskli, tarım arazilerini, ormanlık arazileri, deniz kıyılarını yok edecek santral projelerine ihtiyaç olmadığını vurgulayan Önder, bu projelerin derhal durdurulması, zaten kısıtlı olan kamu kaynaklarının atıl kalacak enerji projelerine değil, daha yararlı sonuçlar üretecek yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini bildirdi. Önder, "Elektrik talebi, mevcut kurulu güç ve bugünden yapılacağı öngörülen santral projeleri dikkate alındığında; Türkiye`nin enerji açığı olmadığı, hatta bugün için arz fazlası olduğu bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı tarafından da ifade edilmiş, bilinen bir gerçektir" dedi.

Elektrik politikalarındaki yanlışların kamuya yansımalarına değinen Hüseyin Önder, dağıtım hizmetinin en temel kamusal ayaklarından biri olan sokak aydınlatmalarının özelleştirme sürecinin ardından şirketleri fonlamanın bir aracı haline getirildiğini kaydetti. Önder, "EMO`nun açtığı davalar sonucunda Anayasa ve yasalar kapsamında denetimin kamunun asli işi olduğu, bunun piyasalaştırılamayacağı ortaya çıkınca, bakanlık bünyesinde yetersiz de olsa dağıtım şirketlerine yönelik bir denetim birimi oluşturulması sağlanmıştır" dedi. Kayıp ve kaçağın düşürülmesi için yapıldığı iddia edilen özelleştirmelerin ardından kayıp ve kaçağa ilişkin hedeflerin yükseltilerek dağıtım şirketlerine elektrik faturaları üzerinden kaynak aktarıldığını anlatan Önder, son kaynak tedarik tarifesi, yaz saati gibi pek çok sorunlu uygulama olduğunu da anımsattı.

TRT payı düzenlemesinin de meşruluğunun kalmadığını belirten Önder, kamu yayıncılığı yapmadığı açık olan TRT için elektrik faturaları üzerinden kesintinin haklı bir gerekçesi bulunmadığını söyledi.

Türk Telekom Karabasanı…

Tüm Türkiye için büyük bir kriz anlamına gelen Türk Telekom`un içine düşürüldüğü içler acısı durumun ise "geleceğe yönelik adeta bir karabasan" olarak ortada durduğunu belirten Önder, EMO`nun Türk Telekom Özelleştirme Raporu hazırladığını anımsattı. Raporun, Türk Telekom`un hisselerinin nasıl rehin kaldığı ve kamunun nasıl kandırıldığını gösteren bir çalışma olduğunu anlatan Önder, şunları söyledi:

"12 yıl önce 21 yıllık imtiyaz sözleşmesiyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük özelleştirme şovuyla Hariri ailesinin ana ortak olduğu şirkete yönetim yetkisiyle birlikte yüzde 55 hissesi devredilmişti. Oger şirketinin özelleştirme bedelini ödemek için kredi aldığı, bu kredinin karşılığında Türk Telekom`un hisselerini rehin bırakmasına göz yumulduğu, aradan geçen süre boyunca bu borcu ödemediği gibi 2013 yılında borç yapılandırması adıyla yeniden daha çok borçlanıp yine Türk Telekom hisselerini rehin verdiği, Oger Grubu batarken Türk Telekom`u korumak adına hiçbir önlem alınmadığı, Oger`in yönetimde olduğu 12 yıllık sürede Türk Telekom üzerinden 5.7 milyar dolarlık temettü gelirini alıp götürdüğü bu raporda belge ve verilerle ortaya konulmuştur. Bugün Oger Grubu`nun borçlarını ödememesi nedeniyle bankaların takipteki alacaklar kapsamında Türk Telekom`a el koymayı düşündükleri, Türk Telekom`un bugünkü piyasa değerinin hisselerinin rehin bırakılmasına yol açan borcu karşılamadığı, bu nedenle alıcı dahi bulunamadığı, üstelik bu kredinin yükünün de büyük ölçüde 3 büyük Türk bankası üzerinde olduğu, borçlarını ödemeyen Oger`in Türk Telekom Anasözleşmesi`ne göre tüm yönetim kurulu üyelikleri otomatikman düşmüş olmasına karşın halen görevden el çektirilmedikleri, kamunun herhangi bir şekilde inisiyatif alması durumunda borcun kamunun sırtına yüklenmiş olacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Öncelikle Türk Telekom hisselerinin imtiyaz sözleşmesinin ve Danıştay`ın arkasından dolanarak rehin verilmesini sağlayan sorumlular hakkında işlem yapılması gerekmektedir. Türkiye`nin en karlı kuruluşu olan Türk Telekom özel şirket elinde 2016 yılında zarar açıklamıştır. Bu yıl açıklanan karın da yönetim yetkisi aslında düşmüş olan şirkete verilmemesi gerekmektedir. EMO`nun bu yönde yaptığı uyarının ardından kar dağıtımı yapılmayacağı açıklanmıştır."

EMO`nun Çalışmaları

Hüseyin Önder, EMO`nun 45. Dönem içerisinde Türkiye`de yaşanan tüm bu olumsuzluklara karşın meslek ve meslektaşları için; mühendislik hizmetlerinin kamu yararına kullanılması için faaliyetlerini sürdürmeye çalıştığını vurguladı. Ekonomik sıkıntılara karşın Elektrik Mühendisliği Dergisi, Kadın Bülteni ve EMO Bilimsel Dergi`nin yayımlanmaya, çeşitli yayınlarla hizmet sunmaya, MİSEM kapsamında eğitimler gerçekleştirmeye devam edildiğini ve planlanan bilimsel etkinlerin gerçekleştirildiğini aktardı. Bu etkinliklerde EMO`nun ve meslektaşlarının seslerini duyurmaya, bilimsel değerlendirmeleri kamuoyu ile paylaşmaya çalıştıklarını kaydeden Önder, yapılan diğer çalışmaları şöyle sıraladı:

"Yine bu dönem Bilgi ve İletişim Teknolojileri Komisyonumuzun hazırladığı Bilgi ve İletişim Teknolojileri Yoksulluğu başlıklı raporumuz ile ülkemizin bilgi ve iletişim teknolojilerinde nasıl geriye itildiğini ayrıntılarıyla ortaya koyduk. Mesleki alanlarımıza yönelik hukuki mücadelelerimizi de sürdürdük. SMM üyelerimizin mühendislik hizmetlerini mesleki denetime sunmaları ve en az ücret tarifesinin altında bu hizmetleri vermemelerine yönelik uygulamamız ile ilgili açılan davalarda EMO`nun uygulamalarının hukuka uygunluğu yargı kararlarıyla da saptandı.

İş ekipmanlarının periyodik kontrolünde mühendislerle teknisyenleri eşitleyen, aynı eğitim ve sınava tabi tutulmasını öngören tebliğe karşı dava açtık. Asansörlerin periyodik kontrolüyle ilgili çalışma usul ve esasları belirleyecek komisyonda TMMOB`yi yok sayan yönetmelik açtığımız dava sonucu yargı kararıyla iptal edildi. Ayrıca asansörlerin periyodik kontrollerinde Odamız üyesi elektronik ve elektronik haberleşme mühendislerinin görev yapmasının engellenmeye çalışılması üzerine, Bilim ve Sanayi Bakanlığı ile görüşülerek meslektaşlarımızın mağduriyeti giderilmiştir. Elektronik mühendisi meslektaşlarımızın, 1 kV altı tesisler için proje hazırlama, şantiye şefliği üstlenme ile asansör yetkili servislerinde görev alma konularında kısıtlama getiren Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği`ne karşı da dava açtık."

EMO`nun 45. Olağan Genel Kurulu`nda alınan karar gereğince sürdürdüğü A Tipi Muayene Kuruluşu olmasına yönelik akreditasyon çalışmalarını olağanüstü genel kurul girişimleri ve yaşanan dava süreçlerinin yıpratıcı ortamına rağmen tamamladıklarını belirten Önder, Türkiye Akreditasyon Kurumu`ndan EMO İktisadi İşletmesi`nin akredite olduğuna ilişkin belgenin 9 Kasım 2017 itibarıyla alındığını bildirdi. Böylece elektrik iç tesisat, topraklama, paratoner, toprak özgül direnci ile elektrik ve hidrolik tahrikli asansör muayene alanlarında akreditasyonun sağlandığını aktaran Önder, şöyle devam etti:

"Akreditasyon konusunu bir gecede alınmış bir Genel Kurul kararı olmadığını belirtmek isterim. Odamız, mesleğimiz, meslektaşlarımızın yararı açısından 3 dönem boyunca üzerinde çalışılmış, yasal zorunlulukların yanında tamamen teknik bir mesele olarak ele alınan başta asansör periyodik kontrolleri olmak üzere meslek alanlarımızda söz sahibi olma ve mesleki denetim faaliyetlerimizi kamu yararına sürdürme kaygısıyla hareket edilen kapsamlı bir çalışma olarak değerlendirmekteyiz. Şimdi yasal gereklilikler sağlanmış ve uygulama sürecine geçilmiştir. Bu konuda pek çok aksaklık ve eksikliklerimiz olabilecektir. Uygulamaya dönük her türlü yapıcı eleştiriye açığız."

 EMO`nun genel kurul sürecinin, ülkemiz için belki de yegane kalmış bir demokratik işleyiş sürecini oluşturduğunu belirten Hüseyin Önder, konuşmasını şöyle tamamladı:

"Genel kurulumuzun demokratik işleyişimize sahip çıkacak şekilde tamamlanacağına inancım tamdır. Elektrik Mühendisleri Odası, ülkemizin yaşadığı sancılı sürece rağmen umutsuzluğa kapılmadan ve yılmadan, bugüne kadar sürdürdüğü emekten, halktan, bilimden, demokrasi ve çağdaşlıktan yana tavrını, giderek gelişen örgütlülük yapısı ile bundan sonra da sürdürecek; ülkemiz, mesleğimiz ve meslektaşlarımız yararına mücadele edecektir."


 



KANAL B- HABERLER

01.04.2018
 


Çok Okunanlar


TREN KAZASININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜ: BAKIM VE KONTROL ZAFİYETİ

KİRALIK MÜHENDİS UYGULAMASINA HAYIR!

TREN KAZASININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜ: BAKIM VE KONTROL ZAFİYETİ

EMO MİSEM DAİMİ KOMİSYONU TOPLANDI

EMO ÜCRETLİ VE İŞSİZ MÜHENDİSLER KOMİSYONU TOPLANDI

EMO 46. DÖNEM ETKİNLİKLER KOMİSYONU TOPLANDI

ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ DERGİSİ YAYIN KURULU TOPLANDI

EMO İŞÇİ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KOMİSYONU TOPLANDI

EMO YÖNETMELİKLER KOMİSYONU TOPLANDI

EMO YÖNETİM KURULU’NDAN 4 ŞUBEMİZE ZİYARET

Okunma Sayısı: 420


Tüm Haberler

Sayfayı Yazdır



 
Oda aidatlarınızı kredi kartınızla güvenli bir ortamda ödeyebilirsiniz.
ÜYE HAKLARI VE GÜVENLİ AİDAT ÖDEME
 

COPYRIGHT © 2005-2018 TMMOB ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI GENEL MERKEZİ
IHLAMUR SOKAK NO:10 KIZILAY/ANKARA
TEL: +90 (312) 425 32 72 (PBX) - FAKS: +90 (312) 417 38 18



Diğer birimlerin iletişim bilgileri için tıklayınız

 
 
KEY İnternet Hizmetleri