 |
Madenler çoğunlukla yerel halka `istihdam kaynağı` olarak pazarlanır. Ancak son dönemde artan işçi direnişleri, tam bir sömürge pratiği ile çıkarılan hammaddenin uluslararası tekellere düşük kâr marjıyla satıldığı, yerli ortakların her türlü işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirini hiçe sayarak ölçeği büyütmek suretiyle sermaye biriktirmesini mümkün kılan bu çarpık modelin yarattığı geçici ve güvencesiz istihdam rejiminin tıkandığını göstermektedir.
■ Maden yatırımları yerel ölçekte çoğu zaman istihdam kaynağı olarak meşrulaştırılırken esasta GSYH‘ye payının %1 bandını aşmadığını görüyoruz. Bu sistemde kazanan kim? Bu kadar geniş bir coğrafyanın ruhsatlandırılmasına rağmen elde edilen ekonomik verimin bu kadar düşük kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkemizde madencilik alanı, özelleştirme ve piyasalaştırma uygulamaları nedeniyle, ekonomik verimlilik ile toplumsal/ekolojik maliyetler arasındaki makasın en çok açıldığı alanlardan biri. Taşeron veya dayıbaşı sistemiyle maliyetler düşürülürken kâr maksimize edilir. Madencilikten elde edilen gelirin GSYH içindeki payının yüzde 1 civarında kalması, elde edilen katma değerin toplumsallaşmadığını gösterir. Madenlerimiz büyük ölçüde işlenmeden yurt dışına satılmakta ve ülke ekonomisine katkısı da düşük kalmaktadır. Ülke için ucuza maden çıkarabilen şirketler, bu madenleri de hızla nakde dönüştürecek şekilde yapılandırılmıştır. Son aylarda maden şirketlerinin küçülmeye gitmesinin ardında da madenleri son ürüne dönüştürmek yerine, işlenmemiş veya yarı işlenmiş hâlde ihraç eden bu yapılanma yatmaktadır.
Ülkemizde çıkan ham maddeyi ucuza satıp işlenmiş ürünü pahalıya ithal etmek elbette ülke ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Üstelik tarım alanlarının yok edilmesi, yeraltı sularının kirlenmesi ve halk sağlığının bozulması gibi toplumsal maliyetleri de hesaba katarsak net bir zarar dahi söz konusu olabilir. Maden şirketleri kâr ederken ülke ekonomisini zarara sokuyor olabilirler. Madenler çoğunlukla yerel halka "istihdam kaynağı" olarak pazarlanır. Ancak son dönemde artan işçi direnişleri, tam bir sömürge pratiği ile çıkarılan hammaddenin uluslararası tekellere düşük kâr marjıyla satıldığı, yerli ortakların her türlü işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirini hiçe sayarak ölçeği büyütmek suretiyle sermaye biriktirmesini mümkün kılan bu çarpık modelin yarattığı geçici ve güvencesiz istihdam rejiminin tıkandığını göstermektedir.
"KURUMSALLAŞMIŞ BİR İHMAL REJİMİ"
■ Madenlerin özelleştirilmesi süreciyle birlikte, kamu denetim mekanizmalarının yerini şirketlerin beyanına bıraktığını görüyoruz. Denetimin piyasalaşmasının, uzun vadede ne tür riskler barındırdığını düşünüyorsunuz?
Madenlerin özelleştirilmesi ve alandaki faaliyetlerin piyasalaştırılmasında temel motivasyon, kârı maksimize etmek olunca, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri de kelimenin tam anlamıyla bir maliyet olarak değerlendirilmektedir. Mümkün olan en düşük maliyetle en yüksek kârlılığa ulaşma gayretinin ülkemizde yol açtığı maden facialarının sayısını takip bile edemiyoruz. Maden kazalarında kimi zaman işçilerin cansız bedenlerine bile ulaşılamamakta, zaman zaman da maden sahaları bir daha kullanılmayacak şekilde tahrip olabilmektedir. 2011‘de heyelan yaşanan Afşin-Elbistan‘daki Çöllolar Kömür Madeni, 11 işçiye mezar olmakla kalmamış; bu sahada o tarihten bu yana üretim yapılamamıştır. Özetle madenlerin etkin bir denetimin dışında kalması yalnızca ölüme değil, kamu malı olan bu sahaların da yok olmasına neden olmaktadır. Çöllolar sahasının tahrip olması, kuşkusuz Afşin-Elbistan Termik Santrali‘ndeki elektrik üretimini etkilemektedir.
Denetimin piyasalaşması; denetim yetkisinin özel denetim firmalarına veya bizzat işletmecinin beyanına devredilmesi, madencilik gibi yüksek riskli bir sektörde "kurumsallaşmış bir ihmal rejimi" yaratır. Hiçbir denetim firması, parasını aldığı şirketi denetlerken gerçekten "bağımsız" kalamaz. Bu modelde iş kazaları "beklenen bir yan etki" hâline gelir. Zamanla tazminat ödemek, teknikaltyapıyı standartlara uygun hâle getirmekten daha ucuz (maliyet-etkin) bir seçenek haline dönüşebilir. Bir facia yaşandığında asıl sermaye sahibi suçu taşerona, taşeron denetim firmasına, denetim firması ise imza yetkisi olan bir mühendise atar. Kamu ise "Biz denetim yetkisini devretmiştik," diyerek aradan çekilir.
■ Özelleştirmeler, şirketlerin karı alıp ekolojik yıkımın maliyetini topluma bıraktığı bir düzen yaratıyor. Maden sahaları terk edildikten sonra ortaya çıkan «rehabilitasyon» ihtiyacı teknik olarak ne kadar mümkün?
Kamu denetimi biraz daha zayıflatırsa çevresel etkiler bütünüyle şirketlerin insafına kalır. Denetimsiz bırakılan atık havuzları, iliç örneğinde gördüğümüz gibi devasa birer saatli bombaya dönüşür; yeraltı sularının ve nehir havzalarının on yıllarca sürecek zehirlenmesine yol açar. Maden sahası kapandıktan sonra toprağın eski hâline getirilmesi çok ciddi bir maliyettir. Kamusal zorlama olmadığında şirketler sahayı kâğıt üstünde rehabilite etmeyi tercih edecektir. Rehabilitasyon teoride mümkün olsa da pratikte "ekolojik makyaj" düzeyinde kalma ihtimali yüksektir. Ülkemizde, bazı ülkelerde olduğu gibi şirketler "kapatma ve rehabilitasyon" için bir fona kaynak aktarmak zorunda da değildir, işletme aşamasında yapılan denetim bile şüpheliyken rehabilitasyonun denetlenmeyeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Şirketlerin, ekonomik olarak maden kalmadığında sahadan çekilerek iflas ettiğini açıklayacağını tahmin etmek zor değildir. Sonuçta kamuya kalacak olan rehabilitasyon maliyetinin, devletin o madenden elde ettiği gelirin çok üzerinde olacağı açıktır.
KÂR DIŞARIYA AKTARILIRKEN EKOLOJİK YIKIM VE İŞ CİNAYETLERİ İÇERİDE KALMAYA DEVAM EDİYOR
■ Özellikle "yeşil teknoloji" için kritik madenlerdeki yatırım yarışı da sürüyor. Türkiye‘nin bu yarışa dahil olma biçimi, ülkeyi küresel kapitalist sistemde yeni bir bağımlılık ilişkisine hapsedecek görünüyor. Bu yeni madencilik biçiminin, sömürge madenciliğinden farkı var mı yoksa aynı mantığının yeni bir sürümüyle mi karşı karşıyayız?
Bu soruyu, bizlerin de sıklıkla dile getirdiği "yeni-sömürgecilik" kavramı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Karşı karşıya olduğumuz durum, klasik sömürge madenciliğinin devamı olmakla birlikte "yeşile" boyanmış halidir. "Gelişmiş" tabir edilen ülkeler; yüksek teknolojili "yeşil" ürünleri, "gelişmekte olan" ülkelerden çıkarılan nadir elementleri kullanarak üretir veya ürettir. Gerekli olan lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve bakırı ucuza alır. Maden çıkartılırken oluşan kirlilik gelişmekte olan ülkede kalırken; "temiz", "karbonsuz" ve yüksek katma değerli "yeşil ürün" küresel sermayenin kontrolünde kalır.
Türkiye gibi ülkeler, bahsedilen "yeşil" dönüşüm için gerekli teknolojiyi ithal etmek zorunda. Bu ithalata kaynak bulmak için ise daha fazla ucuz ham maden ihraç etmeye çalışıyor. Yanı güneş paneli alabilmek için dağı taşı ruhsatlandırıp ucuza satmak üzere ham madde aramak zorunda kalınıyor. Afrika ülkelerinin doğrudan yaşadığı sömürge madenciliğinde ham madde doğrudan gemilere yüklenip götürülürdü. Bizim yaşadığımız model ise karmaşık teşvik mekanizmaları, uluslararası tahkim, alım garantileri ve "yeşil" enerji söylemleriyle destekleniyor. Günün sonunda; kâr dışarıya aktarılırken ekolojik yıkım ve iş cinayetleri içeride kalmaya devam ediyor.
Son günlerde elektrik üretimine ilişkin bir özelleştirme örneğinin daha iflas ettiği ortaya çıktı. Soma B Termik Santrali‘nin zarar ettiği ve kamuya yük oluşturacak şekilde işletildiği ortadayken, Soma A Termik Santrali de özelleştirmek istenmektedir. Soma‘da kamu zararını büyütecek bu girişim kapsamında; kamu şirketi EÜAS‘a ait olan Soma A Termik Santrali için 2025‘in sonunda 91 bin metrekare arazisiyle birlikte satış yöntemiyle özelleştirilme ihalesine çıkıldı. Soma B Termik Santrali‘nin geçtiğimiz 10 yılda verimli işletilmediği açıkça ortadadır. Aktarılan kamu kaynaklarına rağmen oluşan bu tablo, özelleştirme ve piyasalaştırma çalışmalarının durdurulması gerektiğini göstermektedir. Kamu kaynaklarının sonu belirsiz bir biçimde özel sektöre transfer edilmesinin aracı hâline dönüşen EPDK kapatılarak; yerine kamulaştırma işlemlerini yürütecek bir Kamulaştırma idaresi Başkanlığı kurulmalıdır. Soma A Termik Santrali‘nin özelleştirilmesinden vazgeçilerek, Soma B Termik Santrali için kamulaştırma hazırlığı yapılmalıdır.
Madenlerimiz, toprağın altındaki değerli kamusal bir servetimizdir. Şirketlerin yalnızca hızlı nakit akışı sağlayan bir kalem olarak gördüğü madenlerimizi, uluslararası sermayenin yağmasından kurtarmamız gerekir. Ülkemiz kaynaklarının bu "aktarım" döngüsünden kurtarılıp; nadir bulunan elementlerin, madenlerimizin ve diğer yeraltı zenginliklerimizin değerlendirileceği rasyonel bir ekonomi politikası yeniden oluşturulmalıdır.
|
 |
|