 |
Gelecek, yapay zekânın insanı gereksiz kıldığı bir distopya olmak zorunda değil. Eğer teknolojiyi kâr maksimizasyonu yerine insani ihtiyaçlara ve çok yönlü bireyselliğe göre yapılandırabilirsek teknolojinin bir sömürü aracı olduğu `zorunluluk alanı`ndan, insanın kapasitesini özgürce gerçekleştirebileceği `özgürlük alanına` geçiş mümkün.
Modern toplumda teknoloji, genellikle insan gelişiminin tarafsız bir motoru ve kendi yasalarına göre işleyen otonom bir süreç olarak sunulur. Ancak bu parıltılı kabuğun altında, toplumsal düzeni sessizce yeniden inşa eden derin bir siyasi yapı yatmaktadır. Langdon Winner‘ın belirttiği gibi, teknolojik sistemler sadece işleri kolaylaştıran araçlar değil, aynı zamanda toplumun "yasa koyucu" gücü gibi işlev gören, uzun vadeli kamusal düzenler kuran siyasi yapılardır. Toplum olarak bizler ise, insan varoluşunun koşullarını kökten değiştiren bu araçların siyasi anlamını sorgulamadan, bir tür "teknolojik uyurgezerlik" içinde hayatlarımızı sürdürüyoruz.
TARAFSIZLIK İLLÜZYONU VE MAKİNELER
Teknolojinin sadece teknik ve verimlilik odaklı bir mesele olduğu yanılgısı, aslında sınıfsal tahakkümü gizleyen bir örtü işlevi görür. Marksist bir perspektifle bakıldığında makineler, sermayenin "ölü emeğinin", "canlı emek" üzerindeki teknik ve somut tahakkümüdür. Tarihsel örnekler, teknolojinin hemen her zaman verimlilik için değil, doğrudan bir disiplin aracı olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır. Örneğin, 1880‘lerde Cyrus McCormick‘in fabrikasına Görsel yapay zekâ ile üretilmiştir. getirdiği yeni döküm makineleri, daha kaliteli üretim yapmak için değil, sendikalı işçilerin örgütlü gücünü kırmak ve onları tasfiye etmek amacıyla, daha maliyetli olmalarına rağmen kurulmuştur.
Aynı şekilde Sanayi Devrimi‘nin şafağında su çarklarına karşı kömürün ana enerji kaynağı olarak benimsenmesinin arkasında birim maliyetinin daha düşük olması ya da kömür madenciliğinde devrimsel yeniliklerin yaşanması değil, kömürün taşınabilirliğinin, üretimi sermayenin ihtiyaç duyduğu bol miktarda sömürülebilir emek gücünün bulunduğu şehirlere kaydırabilmesine imkân vermesi ve mevsimsel koşullardan azade oluşunun sermayeye çalışma zamanını uzatma ve yoğunlaştırma imkânı vermesi yatmıştır.
Bu gerçek, sermayenin teknolojik gelişmenin yönünü bizzat kendi iktidar ihtiyaçlarına göre belirlediğini göstermektedir.
"SAF DEĞER-FORMU" OLARAK İNSAN
Teknolojik tahakküm sadece iş süreçleriyle sınırlı kalmayıp, bizzat insan bedenini ve kimliğini de hedef almaktadır. Günümüzde teknoloji elitlerinin "yeni dini" haline gelen transhümanizm, bedeni artık kimliğin bir parçası değil, parçaları değiştirilebilen bir "hammadde" veya "müsvedde" olarak görmektedir. Bu görüşe göre beden, modüler bir yapıya indirgenmekte; yaşlanma ve ölüm gibi biyolojik sınırlar teknolojinin yardımıyla aşılması gereken "uranlıklar" olarak kodlanmaktadır. İnsan zekasının makine zekasıyla birleşeceği "Tekillik" (Singularity) fantezileri, aslında insanın kendi yarattığı araçlara tanrısal vasıflar yüklediği bir "meta fetişizmi" halidir.
Hans-Dieter Bahr‘ın vurguladığı gibi, makineler sadece kas gücünü ikame etmekle kalmaz, insan vücudunu da parçalayarak onu "soyut fonksiyonlara" indirger; böylece bedensel organizma bizzat "saf değer-formu" haline gelir.
"BULUT LORDLARI"
Günümüzün en çok tartışılan konusu olan yapay zekâ (YZ), bu yabancılaşma sürecinin zirvesini temsil etmektedir. YZ sistemleri rasyonel ve tarafsız olarak pazarlansa da, aslında "bulut lordları" olarak adlandırılan dev teknoloji şirketlerinin sınıfsal çıkarlarını koruyan dijital araçlardır. Jaron Lanier‘in "sibernetik totalizm" olarak adlandırdığı bu ideoloji, insanı sadece bir "bilgi sistemi"nin parçası olarak görerek bireysel iradeyi yok sayar.
Bu yeni düzende, veriyi üreten geniş kitleler "dijital serfler" haline gelirken, algoritmaların sahibi olan azınlık yeni bir despotizm türü inşa etmektedir. İnsanlar, makineleri "zeki" göstermek adına kendi standartlarını düşürmekte ve kendilerini birer algoritmaya dönüştürerek bu dijital köylülüğe boyun eğmektedir.
Langdon Winner‘m "tersine uyarlanma" kavramında belirttiği gibi, bugün insanların amaçları araçlara hizmet edecek şekilde yeniden tanımlanmaktadır; arkadaşlıklar veri tabanı girdilerine, eğitim ve sağlık ise hız ve verimlilik ölçütlerine indirgenmektedir.
ALGORİTMİK DESPOTİZMDEN ÇIKIŞ
Peki, bu teknolojik kuşatma altında bir çıkış yolu yok mu? Eleştirel teknoloji geleneği, makineleri fiziksel olarak kırmayı değil, onların toplumsal bağlantılarını analiz ederek yarattıkları bağımlılıkları sorgulayan bir tür "epistemolojik Luddizm" önermektedir. Gelecek, yapay zekânın insanı gereksiz kıldığı bir distopya olmak zorunda değildir. Eğer teknolojiyi kâr maksimizasyonu yerine insani ihtiyaçlara ve çok yönlü bireyselliğe göre yeniden yapılandırabilirsek, teknolojinin bir sömürü aracı olduğu "zorunluluk alanından", insanın kendi kapasitelerini özgürce gerçekleştirebileceği "özgürlük alanına" geçiş mümkün olabilir. Ancak bu devrimci dönüşümün ilk şartı, içinden çıkamadığımız o "teknolojik uyurgezerlik" halinden uyanmak ve teknik kararların aslında siyasi kararlar olduğunu kabul etmektir.
|
 |
|