 |
Neo-liberal politikaların en etkili aracı olarak görülen özelleştirme politikaları her geçen gün daha yaygın bir uygulama alanı bulmakta, bu uygulamaların yaratmış olduğu tüm olumsuzluklar ve ileride neden olacağı sorunlar göz ardı edilerek, özelleştirme basit bir şirket mantığı çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmekte, kârlılık kriteri çerçevesinde konuya yaklaşanlar arasında kısır bir tartışmaya neden olmaktadır. Kârlı kamu kuruluşları neden satılıyor sorusu ile kârlılık meselesinin meşruiyeti zihinlerde hâkim öğe haline gelirken, kamu kuruluşu, kamu hizmeti ve bunların temel referansını oluşturan ortaklaşa yaşam alanının gereksinimlerine göre şekillenen bir kamusal alan düşüncesi dışlanıyor, bunun yerine özel yaşam ve mülkiyet hakkı meselesi daha belirgin bir şekil alıyor.
Özelleştirme sürecinde iki konuda bulanıklık söz konusu. Aslında bu bulanık durum özelleştirme konusunun ötesinde ele alınıp tartışılması gereken bir sorunsal. Özellikle liberal yaklaşımların özel haklar ve özgürlükler konusundaki söylemlerinin özelleştirme konusuyla olan ilişkisi birinci bulanıklığı yaratmakta. Özel veya bireysel haklar konusunda başat bir söyleme sahip olan liberal yaklaşım, ekonomik faaliyetlerin tümünün piyasada veya piyasacı bir çözümle ele alınması gerekliliğini ileri sürdüğü andan itibaren aslında haklar konusunu ve daha da önemlisi özgürlükler meselesini piyasanın dar ve sadece meta ilişkilerinin hâkim olduğu bir forma teslim etmiş oluyor. Bu alanda belirlenen ilişkilerin kamusal alanın belirlenimindeki hâkimiyeti piyasacı bir araç konumuna indirgenmiş biçimlerle haklar konusuna yaklaşılmasına neden oluyor. Tabi bu türden bir yaklaşım özelleştirme konusunu da yegâne çözüm olarak görmekte, özelleştirmeyle birlikte bireysel hakların genişleyeceği, refahın artacağı gibi varsayımlar giderek yaygınlaşmaktadır. Diğer taraftan kamusallık tartışmalarında da bulanıklığın yaşandığı bir gerçek. Kamusallı k anlayışının devletle sınırlandırılması, kamusal alanın, ortaklaşa yaşamın salt devlet mülkiyeti formuyla algılanmasına neden olabiliyor. Buradaki kritik tartışma, devlet mülkiyetinde varolan yapılar kamusal nitelik sergiliyor mu, yoksa bu mülkiyet biçimine rağmen, kamusal alan içinde ortaklaşa yaşam ve buna bağlı gelişen toplumsal haklar mevzusu tartışma dışına mı itiliyor? Neo-liberal dönem boyunca bu tartışmalarda hâkim olan anlayış devletin kötü idare etmesi ekseninde gelişti. Bu kötü tanımlamasının toplumsal olarak kabul gören bir değerlendirme olmasında, devlet mülkiyetinde varolan kurum ve kuruluşların toplumsal bağının zayıf olmasına, ortaklaşa yaşamın gereksinimlerinden daha çok sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarına göre şekillenmesine bağlanabilir. Devlet mülkiyetinde olan kuruluşların piyasa formuna göre işletiliyor olması, buna bağlı olarak da değerlendirme kriteri olarak sadece kârlılık kriterinin tek değişken olarak ele alınması, toplum açısından bir kayıtsızlık yaratmaktadır diyebiliriz. Örneğin, Merkez Bankası'nın kâra geçmesi bu ülkede olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmekte, bu kurumun asıl işlevi kârlılık meselesi içinde yok olmaktadır. Diğer bir örnek, üniversite sorunu bir işletme sorununa dönüşmekte, ÖSYM'nin kârlı bir kurum olması ve üniversitelerin kendi kaynağını yaratması ve karlı bir işletmeye dönüşmesi üniversitenin temel sorunlarının çözümünü engelleyici bir rol oynamakta. Halbuki bu iki örnekte sunulan kurumların ortaklaşa yaşam ve kamusal alan açısından oynadığı rol, toplumsal hakların eşit kullanımı açısından çok daha önemli. Bu iki kurumla ilgili tartışmalar bulanıklığı biraz ortadan kaldırabilir nitelikte. Oysa, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi kuruluşlar söz konusu olduğunda bulanıklık artıyor, bu kuruluşlar sadece işletme kimlikleriyle ele alınıp değerlendiriliyor. Özelleştirme karşısında yer alanların, hatta bu konuda mücadele eden sendikaların bile bu kuruluşların kârlılığına vurgu yaparak özelleştirmelere karşı çıkmaları, toplumsal duyarlılığı azalmakta, ticari bir mevzunun kısır tartışmaları içine konuyu hapsetmektedir. Yeni bir kamusallık ve toplumsal haklar yaklaşımı çerçevesinde özelleştirmelere karşı çıkmak ve devlet mülkiyetini bu çerçevede değerlendirmek önümüzdeki dönem özelleştirmelerin yaratacağı tahribatı ortadan kaldırmak konusunda önemli açılım sağlayabilir. kaynak:Birgün Gazetesi
|
 |
|