MERKEZ ADANA ŞUBE ANKARA ŞUBE ANTALYA ŞUBE BURSA ŞUBE DENİZLİ ŞUBE DİYARBAKIR ŞUBE ESKİŞEHİR ŞUBE GAZİANTEP ŞUBE İSTANBUL ŞUBE İZMİR ŞUBE KOCAELİ ŞUBE MERSİN ŞUBE SAMSUN ŞUBE TRABZON ŞUBE

EMO-Genç GİRİŞ SAYFASI


 EMO-Genç

   · 

EMO-Genç NEDİR?

   · 

EMO-Genç İLKELERİ

   · 

HABERLER

   · 

MAKALELER

   · 

KURSLAR-SEMİNERLER

   · 

KURS-SEMİNER NOTLARI

   · 

TEKNİK BİLGİLER

   · 

PROJE YARIŞMALARI

   · 

RESİMLER-AFİŞLER

   · 

EMO-Genç DERGİ

   · 

EMO Genç İzmir Kampı

   · 

EMO-Genç KURULTAYLARI

   · 

MÜHENDİS ADAYLARI İÇİN

   · 

STAJ PANOSU

   · 

FORUMLAR

   · 

BAĞLANTILAR

· 

GENEL

· 

SMM

· 

ÜYELİK İŞLEMLERİ

· 

MİSEM

· 

EMO E-POSTA

· 

FERDİ KAZA SİG.

· 

İMZA YETKİSİ

· 

ENERJİ VERİMLİLİĞİ

· 

SORUN SÖYLEYELİM

· 

ENERJİ KİMLİK BELG.

· 

ENAZ (ASGARİ) ÜCRETLER

· 

YAPI DENETİM

· 

E-İMZA

· 

MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI

· 

LPG SORUMLU MÜDÜRLÜK

· 

EMBK

· 

KVKK

EĞİTİMİN TİCARİLEŞTİRİLMESİ VE ÜNİVERSİTE-ENDÜSTRİ İŞBİRLİĞİ


EMO-GENÇ İÇERİĞİ

 
Dünya eğitim sektörü yıllık 2 trilyonluk bir pazar durumunda... Dünya toplam ticareti üzerinden dolaşıma giren paranın ‘97 rakamları ile 5.47 trilyon dolar olduğu düşünülürse, eğitim üzerinden dolaşıma giren 2 trilyon doların çekiciliği kendiliğinden anlaşılır.
 

ANKARA EMO-GENÇ

“Dünya eğitim sektörü yıllık 2 trilyonluk bir pazar durumunda... Dünya toplam ticareti üzerinden dolaşıma giren paranın ‘97 rakamları ile 5.47 trilyon dolar olduğu düşünülürse, eğitim üzerinden dolaşıma giren 2 trilyon doların çekiciliği kendiliğinden anlaşılır.”
Dünya ölçüsünde eğitim, sağlık vb. sosyal hizmet alanlarının geniş çaplı tasfiyesinin yaygınlaşmaya başladığı bir dönemdeyiz. Bugün üniversitelerimizde yaşanılan yapısal dönüşümleri anlayabilmenin, bu politikalara karşı güçlü bir mücadele verebilmenin ön koşulu kuşkusuz, dünya ölçüsünde yaygınlaşan bu neo-liberal politikaları anlayabilmekten geçmektedir. Eğitim sisteminin karanlık çağlardan bu yana yaşadığı en güçlü gerilemeyi oluşturan temel neden bu neo-­liberal dönüşümlerin kendisidir.


A. Neo-liberal eğitim politikalarına ideolojik gerekçeler

Neo-liberal politikaların eğitim sistemimizde ortaya çıkardığı sonuçlara ve hedeflediği yapısal dönüşümlere geçmeden önce, neo-liberal gerekçeleri incelemek, bu politikaların sonuçlarını anlamayı kolaylaştıracaktır.

Dünya ölçüsünde neo-liberal argümanların yaşama geçirilmesi süreci, özellikle eğitim alanına dönük saldırıların ideolojik gerekçelerinin üretilmesini zorunlu kılmıştır. Yasal düzenlemeler, gerekli dönüşümün iktisadi hazırlıkları ve bunlara paralel olarak sürecin ideolojik altyapısının hazırlanması, üniversitelerin ticarileştirilmesine paralel olarak kol kola giden süreçlerdir. Türkiye açısından "bu işbirliğini teorize etme ve uygulama çabası içinde olan başlıca kurumlar YÖK, TÜBİTAK ve TÜSİAD’ tır. TÜBİTAK daha çok bu işbirliğini meşrulaştırma çabası içinde olurken, YÖK üniversite­ sermaye işbirliğinin önündeki yasal ve fiili engelleri ortadan kaldırmak ve bu işbirliğini en üst düzeyde gerçekleştirmek, TÜSiAD ise her iki işi birden gerçekleştirmek çabası içindedir." Ve gerekçeler yaygın olarak '90'larda tartışılmaya başlanmıştır. Ancak eğitimin ticarileştirilmesinin ideolojik altyapısı oluşturulurken ortaya konulan argümanlar 20. yüzyılın ortasında geliştirilmeye başlanmış ve '70'lerde yaşanılan krizle birlikte yaygınlaşmıştır.

Eğitim hizmetinin toplumsal alanın dışına çıkartılarak bir iktisat kategorisi haline getirilmesinde başlangıç aşamasını hiç kuşkusuz beşeri sermaye kavramlaştırması oluşturmuştur. İnsan sermayesi kavramı T.W Schultz ve G.Becker gibi burjuva iktisatçılar tarafından yeniden ele alınarak neo-liberal düşünce sistemi içindeki temel yerine oturtulmuştur. G.Becker "Human Capital" adlı yapıtında insan sermayesine yapılan en önemli yatırımı eğitim olarak tanımlamıştır. Yazar değerlendirmesinde çeşitli verileri gerekçe olarak göstererek, eğitimli insanların kapitalizm koşullarında nasıl daha yüksek gelir elde edeceği kazanç derekesine indirgenmektedir. Eğitime bireyin gelecekteki kazancını arttıran bir değişken olarak bakıldığında ise, piyasa ekonomisinin teknik terimleri içerisinde eğitimi ve eğitim sistemini tanımlamak kaçınılmaz bir sonuç haline gelmektedir.

Bu kavramlaştırmanın ortaya çıkardığı veriler üzerinden neo-liberal gerekçelendirmeler '70'lerde P. Psacharopoulos ile daha ileri bir düzeye taşınmıştır. Eğitime finansman sorununa çözüm arayan P. Psacharopoulos bu çözümü şöyle tanımlamıştır: "Yüksek eğitimin özel faydasının toplumsal faydasından 'daha fazla olması nedeniyle bu hizmetten yararlanan kişi gelecekte sahip olacağı yüksek kazancın karşılığını ödemek zorundadır."

Eğitim hizmetlerinin kamu tarafından karşılanmasına karşı olarak; kamudaki harcamaların vergilendirme yoluyla tüm toplumun sırtına yüklenmesinin ve eğitim hizmetlerinden daha çok üst sınıfların yararlanmasının doğal bir "eşitsizliğe" yol açtığına dair teorik saçmalıklarla birlikte, neo-liberal gerekçelendirmeler sistematik bir biçime kavuşturulmuş olmaktadır. Bu sürecin sonucu olarak ise geçmişte kamusal bir hizmet alanı olarak tanımlanan eğitim hizmetleri, bu argümanlar ışığında yarı kamusal bir çerçeveye kavuşmuş olmaktadır.

Eski YÖK başkanı Kemal Gürüz, '94’te TÜSİAD için hazırladığı raporda, "yarı kamusal" eğitimi tanımlamakta ve şöyle devam etmektedir: "eğitim yarı kamusal bir hizmet-mal olduğuna göre bu hizmetten yararlananlar hizmetin karşılığını ödemek zorundadır... Yüksek öğretimin yarattığı katma değerin önemli bir kısmının, bu eğitimi gören kişilere döndüğü artık tartışma götürmeyen konular haline gelmiştir. Ve bu nedenden dolayı hiçbir ülke yüksek öğretimin en pahalı şeklini ücretsiz olarak her isteyene sunamayacağı giderek daha iyi anlaşılmaktadır."

Kendisi de neo-liberal bir iktisatçı olan G. Aktan sermayeye uşakça bağılılığının yarattığı histeri içerisinde süreci şu şekilde özetlemektedir: "Her alanda olduğu gibi eğitimde de rekabetçi bir piyasa oluşturulması kaçınılmazdır. Eğitimin artık bir mal olduğu, piyasada alınıp satılabilecek bir mal olduğu kabul edilmelidir."

TÜBİTAK'ın yaptığı değerlendirmede teknolojiyle bilimin eş anlamlı kullanımının sermaye açısından ne kadar hayati olduğu tüm açıklığı ile görülmüş olacaktır:

"Üniversite-sanayi işbirliği sanayiye yönelik uygulamalı araştırma ortak projeleri ile başlatılabilir. Bu projelerin yönetimleri sanayiciye bırakılacaktır. Üniversiteye ayrılan araştırma desteğinin bir kısmı, bu tip projelerde kullanılmak üzere, projenin sanayici ortağı aracılığı ile üniversiteye verilebilir."

"Sanayimizin gündemindeki konular, Yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası araştırma konuları arasında yer alabilmelidir. Güdümlü araştırmaların süre ve sonuç bakımından denetiminde sanayicinin yer alması profesyonel bilim ve teknoloji yönetimini başlatacaktır."

"Üniversite elemanları ve sanayiden uzmanlar, birbirlerinin programlarında kolayca yer alıp çalışabilmelidir."

Bütün bu gerekçeler, isteyerek veya istemeyerek bugünkü kapitalist sisteme hizmet eden üniversiteler yaratma hedefinin parçalarıdır.

B. Üniversitenin yeni açılımları ve yapılmak istenenler

Eğitim kurumlarının ticarileştirilerek hizmetlerinin kamusal alandan çıkarılması ve özelleştirilmesi hizmetten yararlananların da müşteri olarak tanımlanması sermayenin kendi krizini aşmaya dönük çabalarının doğal sonucudur. İstanbul Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü olan İzzettin Önder’den aktaralım: “1) Emek gereksinmesinin azalması ve bütçe olanaklarının sıkışması nedeniyle, eğitim masraflarının kısılması gerekmektedir. 2) Eğitimin, sermaye ideolojisini geliştirme ve yayma aracı olma işlevinin öne çıkartılabilmesi amacıyla, öğretim elemanlarının sermaye kesimi ile yakın çıkar ilişkisi içine sokulması gerekmektedir. 3) Hem sermaye-yanlı eğitim hizmetinin aksamadan sürdürülebilmesi, hem de kısıtlı olanaklardan varlıklı kesimlerin yararlanmasının sağlanabilmesi için eğitime katkı payının yükseltilmesi gerekmektedir. 4) Araştırma kurumlarının faaliyetlerinin denetim altına alınması ve sonuçlarının belli kesimlere tahsislerinin sağlanabilmesi için proje destekli araştırmalara yönelmek gerekmektedir. Bu da ancak öğretim elemanlarının özlük haklarının kısıtlanması ve parlak projeler karşılığında öğretim elemanlarının ve araştırmacıların özlük haklarından vazgeçmeleriyle mümkün olabilmektedir.” Üniversitelere ayrılan kaynakların her yıl kısılmasının, rektörlerin kaynak yok yaygarasının mantığı işte bu.
Üniversitenin işlevi sermayenin çıkarları doğrultusunda değişmektedir. Şirketler için ek bütçe gerektiren fakat çok pahalı olan araştırma-geliştirme işi üniversitelere yıkılarak, üniversitenin elindeki imkanlardan yararlanmanın önü açılmaktadır.“Küçük işletmelerin küreselleşme ve teknolojik gelişme sürecinde karşılaştıkları sorunlarına çözüm getirmek ve desteklemek, bu işletmeleri kalite, teknoloji ve pazar olanakları açısından daha üst düzeylere çıkarmak ve rekabet güçlerini yükseltmek amacıyla kurulan KOSGEB, kuruluş aşamasından üretime, üretimden pazarlamaya kadar her konuda küçük işletmeler ile yakın ve doğrudan ilişki içinde olup çok yönlü hizmet vermektedir.”

Bu amaçla kurulan KOSGEB’leri işlerliğe kavuşturma sermaye açısından önem taşımaktadır. Üniversiteler ellerindeki birikimi “gereksiz olan” (sermaye açısından gereksiz!) konularda değil de sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanacak, maliyeti oldukça yüksek araştırma ve geliştirme projeleri üniversitelere yıkılacaktır. Üniversitelerde buralardan elde ettikleri gelirlerle sermaye devletine yük olmaktan çıkacak, hatta kâr elde etmeye bile başlayacaklardır. Toplum için yararlı olmayacak alanlarda teknoloji üretilecek ve tüketilecek, daha yararlı alanlarda ise teknolojik araştırmaların önü tıkanacaktır.

Buraya kadar genel olarak eğitimdeki neo-liberal politikalarından, eğitimin ticarileştirilmesinden, teknokentlerin genel mantığından ve ideolojik gerekçelerinden ve açılımlarından bahsettik. Şimdi ise Türkiye’deki ilk uygulaması olan ODTÜ Teknokent’ten bahsedeceğiz.

C. ODTÜ’de Savaş sanayisinin hizmetinde bilimsel çalışma!

Bu bölümde üzerinde durmak istediğimiz nokta teknokentlerin, yani işçi-emekçilerin vergileriyle oluşturulan ve onların yaşamlarını daha da rahatlatmak için bilim yapması gereken üniversitelerin, bu görevlerinin tam aksine, silah ve savaş sanayisine nasıl hizmet ettiğini, hayatı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek yerine en ileri teknolojide savaş malzemesi üreterek nasıl yıkım ve sefalet yarattıklarını gözler önüne sermektir. Bu çerçevede inceleyeceğimiz ODTÜ-Teknokent, gerek Türkiye’de “bir ilk” olma özelliği taşıması açısından, gerekse birçok noktada pilot okul olarak seçildiğinden bizlere bu konuda yeterli açıklığı sağlayacaktır.

1- Her şey burjuvazinin çıkarları ve ihtiyaçları için
Kuruluş hedefini, “Etkin ve sürekli bir üniversite-sanayi işbirliği, üniversitelerdeki araştırma altyapısını ve bilgi birikimini ekonomik değere dönüştürmenin yanı sıra, ülkenin Ar-Ge potansiyeline ve teknoloji üretebilme yeteneğine katkı sağlamak” olarak belirleyen ODTÜ-Teknokent, üniversite yerleşkesi içerisinde 70 hektarlık bir arazinin üzerine kurulmuştur. ABD ve Avrupa’ya sattığı yüksek teknoloji ürünleriyle dünyanın en gözde ve rağbet duyulan teknoparklarından birisi olmaya çalışan ODTÜ-Teknokent, ileride 4 bin araştırmacı ve 500 firmaya ev sahipliği yapmayı hedefliyor. Şu an bünyesinde 112 firma, 539 araştırmacı (bilim adamı da diyebilirsiniz) ve toplam  %85’i mühendis olan 1400 kişilik işgücüne sahip olan Teknokent, genel olarak üç ana dalda proje üretiyor. Bunlardan %51’i bilişim sektörüne, %22’i savaş ve savunma sanayisin ve %13’u da elektronik sanayisine yapılıyor. Teknokent bünyesinde bulunan firmalar 2002 yılında ABD ve AB ülkelerine toplam 2 milyon dolarlık, 2003 yılında ise 10 milyon doların üzerinde yazılım ve teknoloji ihraç ettiler. 2020 yılına dek ODTÜ-Teknokent bünyesinde, 80 hektar arazi üzerinde, 200 bin metrekare kapalı alan içinde 4000 nitelikli iş gücüne sahip 500 firmada, 200 milyon dolar/yıl AR-GE bütçesine, 4 milyar dolar yıllık ciroya, 800 milyon dolar yıllık ihracata ulaşılması hedefleniyor.

ODTÜ-Teknokent hakkındaki genel bilgileri bu şekilde verdikten sonra şunu hemen belirtelim. Yukarıdaki rakamlar okunduktan sonra bu oluşumların ülke kalkınmasına oldukça önemli yararları olduğu ve teknolojik gelişimi hızlandırdığı düşünülebilir. Fakat konuyu biraz daha derinlemesine inceledikten sonra olayın aslında hiç de öyle büyüleyici ve heyecanlandırıcı olmadığı, aksine teknokentlerin, tamamıyla kapitalist mantık çerçevesinde, sermayenin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulmuş kurumlar oldukları görülecektir.

Konuyu daha fazla yaymadan teknokentlerin %22’lik savaş ve savunma sanayisine üretilen projeler kısmına geçelim.

2- Silah tekellerinin ve savaş sektörünün hizmetinde bir teknokent
Bilim adamlarına, profesör ve doçentlere hazırlattıkları projeleri büyük tekellerin patronlarına satarak, normalde halkın çıkarları ve insanlığın ihtiyaçları için kullanılması gereken teknolojiyi bir avuç asalağın tekeline teslim eden teknokentlerin zararları yalnızca bununla sınırlı değil. Ürettikleri savaş malzemeleriyle birebir militarizmin yaygınlaşmasına neden olan teknokentler, böylelikle hizmetlerini silah tekellerinin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirmiş oluyorlar. Bünyesinde 35 tane silah teknolojisi üreten firma barındıran ODTÜ-Teknokent, bu konuda sınır tanımıyor. Zira projelerini sadece Türk silah tekelleriyle sınırlamamakta, ayrıca ABD ve Avrupa’ya da bu alanda önemli oranda teknoloji ihracı yapmaktadır.

Savaş sanayisinin ve silah projelerinin ODTÜ Teknokent için ne derece önemli olduğunun bir kanıtı da 6 kişiden oluşan Teknokent Yönetim Kurulu’nun bir üyesinin yüksek rütbeli bir asker, Tümgeneral Fazıl Aydınmakina olmasıdır. Kendi sitesinde teknokentin sorumluluğunu “yönetim kurulu tarafından belirlenen politikaların ve bunlara ait stratejilerin uygulanması” olarak belirten ODTÜ, anlaşılan tümgeneralin silah üretimi konusundaki isteklerini bir bir uygulamaktadır.
Şimdi isterseniz anlattıklarımızı biraz somutlayalım ve ODTÜ Teknokent bünyesinde bulunan 35 silah teknolojisi üreticisinin bir kısmının kimliklerine bakalım.

Aselsan Elektronik Sanayi ve Ticaret A.Ş: Temelinde orduya silah ve teknoloji üreten bu firmanın ortaklık paylarının büyük kısmına (%85’e yakınına) TSK’yı Güçlendirme Vakfı ve Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı sahip. ODTÜ-Teknokent içinde önemli bir yeri olan bu firmanın 459 Ar-Ge mühendisi bulunmakta. Ürettikleri silahların %59’unu TSK’ya, %17’sini ise ABD, Almanya ve İsviçre başta olmak üzere 26 değişik ülkeye satan Aselsan’ın Ar-Ge kaynaklı ürün oranı toplam ürün sayısının %50’sini oluşturmaktadır. Savaş sanayisi için çok önemli olan komuta kontrol, haberleşme, elektronik harp, radar ve elektrooptik gibi stratejik ürünlerin hepsini ODTÜ-Teknokent’te geliştirmekte.

AYESAŞ: Hisselerinin %60’ı yerli sermaye, %40’ı ise American L3 Communications şirketine ait olan bu firma, ODTÜ-Teknokent’te 60 Ar-Ge personeli bulundurmakta. Genel olarak teknokentte askeri taktik veri bağlantıları, hafif silah simülatörü, komuta ve kontrol konsolları, frekans atlamalı telsiz ve C4I hava savunma sistemleri üzerine çalışan şirket dünya çapında işbirliği yaptığı ünlü silah şirketlerini de, kendi internet sitesinde referansları olarak göstermekte. 16 yurtiçi ve 18 de yurtdışı silah şirketiyle ortak çalışan bu firmanın Belçika ve Yunanistan Hava Kuvvetleri’nin yanı sıra General Dynamics (Kanada), Lockheed Martin (ABD) gibi ünlü silah tekelleriyle de işbirliği var.

SATEK Savunma Teknolojileri Ltd. Şti.: Uluslararası CUBIC Defense Systems ve FAAC gibi silah simülasyonu üreticisi firmaların Türkiye ayağını oluşturan bu şirket, ODTÜ-Teknokent’te bilgisayar destekli eğitim simülatörleri, elektronik harp senaryo üreticisi, denizaltı akustik ortam modülü ve araç takip sistemleri geliştirmekte. Ürettiklerini diğer iki firma aracılığı ile dış pazara aktaran şirket, bu projelerden geçtiğimiz yıl 500 bin dolar kazanmış.

SAVROTİK: Ar-Ge’de 20 eleman bulunduran bu firma 2000’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na roket platformu, 99’da iki Alman gemisine elektronik sistem, 2001’de yine TSK’ya çok namlulu roket atar sistemi geliştirmiş. Ayrıca şu anda atış kontrol sistemleri üzerine çalışan bu şirket NATO’dan Gizlilik Kalite Standardı almaktan gurur duyuyor. Bu da şirketin NATO’ya gizlilik düzeyinde malzeme ürettiğinin kapalı bir dille ifadesi oluyor.

HAVELSAN Hava Elektronik Harp Sistemleri A.Ş.: Bu şirketin hisselerinin %98’i TSK’yı Güçlendirme Vakfı’na ait. Fakat şirketin yaptığı anlaşmalara bakıldığında teknokentte ürettiği birçok yazılımı yabancı şirketlere sattığı anlaşılıyor. Aralarında Namsa, Napma, Nc3A ve ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın da olduğu 18 yabancı silah firması şu ana kadar bu firmanın teknokentte geliştirdiği taktik saha haberleşme sistemlerinin, X band uydu kontrol istasyonlarının ve atış kontrol radar projelerinin patentlerini paylaşmış durumdalar.

3- Emperyalist savaş makinesinin suç ortakları
Yukarıda incelenen firmalar, toplamda 35 şirketin sadece 5 tanesi. ODTÜ-Teknokent’te faaliyeti olan diğer şirketleri de “kimlere proje satıyorlar” diyerek incelediğimizde, karşımıza şu uluslararası silah üreticilerinin isimleri çıkıyor: ADC-Teledata, LMAC, LMMFC, Skorsky, MDHI, Nortrop Grumman, Rockwell Colling, Sierra Nevada Corp. Ayrıca bunların yanı sıra ünlü Amerikan silah fabrikası Lockheed Martin’in %42 hissesine sahip olduğu Türk TAI şirketi de bu büyük tekele ODTÜ aracılığı ile proje götürmekte.

Tüm bu üretim merkezlerinin nerelere ve ne için bu silahları ürettiklerini isterseniz şu örneklere bakarak anlayalım: ODTÜ-Teknokent’teki Milsoft firması geçtiğimiz senelerde ABD’li helikopter firması Skorsky ile 5 milyon dolar tutarında s92 Helibus’un “bakım bilgisayar yazılımı” ile ilgili anlaşma yapmış. Ayrıca teknokentteki ETA adlı firma da ABD ordusu için atış eğitim simülatörü geliştirmiş. ABD ve İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından standart atış eğitim sistemi olarak onaylanan Mini RETS cihazının tamamı teknokentte geliştirilmiş. Söz konusu ETA firmasının yaptığı açıklamaya göre “lazerli atış eğitim sistemi”, ABD askerlerinin eğitiminde kullanılacak şekilde tasarlanmış.

Tüm bunlar gösteriyor ki aslında hergün toplum için üretim yapmayı amaç edinen geleceğin mühendisleri olabilmek için derslere girdiğimiz sınıfların hemen yanlarında kurulan bu büyük binalar ve içinde çalışan-çalıştırılan hocalarımız, uzun bir süredir karşı çıktığımız ABD emperyalizminin, Irak işgalinde Irak halkına karşı kullandığı silahları yapıyorlar. ODTÜ-Teknokent’ten sorumlu Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Canan Çilingir ise, “Sanayi kuruluşlarıyla yapılan bu işbirliğinin hem onlara hem topluma hizmet ettiğini” söylüyor. Bir ülkede, bir üniversitede kardeş bir halka sıkılacak kurşunlar, atılacak bombalar yapılıyorsa, bunun neresi topluma hizmettir? Bu projeleri yaparak bu kirli işbirliğine alet olmak, hangi öğretim üyeliği ve bilim insanı olmak ahlakıyla uyuşur?

4- Yaratıcılığı “katma değer”e dönüştürmek
Bu kirli üretimde yer alan öğretim üyelerinin, silah tekellerine kölece uşaklıkları yetmiyormuş gibi, biz öğrencilerin de aynı kanlı çarklara girmemizi istiyorlar. ODTÜ rektörünün geçenlerde yaptığı bir açıklamaya göre, artık 2. ve 3. sınıf öğrencileri teknokentte şirket kurup projelerini pazarlamak için piyasaya açılabilecekler. Rektör Ural Akbulut, “Projeleri başarılı bulunan öğrencilere ürünlerini satılabilir hale getirmek için üç yıl zaman tanıyacağız” diyerek, öğrencilerden bilimsel üretimlerini “metaya” dönüştürmelerini istiyor. Böylece onları teknokente yönlendirerek, buradaki şirketlerin kalifiye eleman ihtiyaçlarını garanti altına almayı hedefliyor.
Bilimsel yaratıcılığın bu şekilde piyasalaştırılmasının örnekleri daha öncesinden de ODTÜ’de mevcuttu. Radar sistemleri üzerine çalışan bir şirketle yakın bağları olan bir öğretim görevlisinin bu konuyla ilgili 4. sınıf öğrencilerine tez ödevi vermesi ve en iyi ödevi bu şirkete satması, bunun en açık ifadelerinden biriydi.

Hemen yanımızda, emekçilerin verdiği vergilerle kurulmuş üniversitelerde toplumsal fayda gözetilerek bilim ve teknoloji üretilmesi gerekirken, kapitalist sistemin çarkları üniversitelerimizi de kendi arsız çıkarları için kullanmakta. Savaşın ve savaş sanayisinin hiçbir toplumsal faydası yokken, olanakların çok büyük bir kısmının buraya harcanması, yalnızca birkaç silah tekelinin çıkarınadır.

Bu saldırının ne şekilde devam edeceği ise, Radikal yazarı Murat Yetkin’in ODTÜ rektörü ile yaptığı söyleşide açığa çıkıyor. Rektör Ural Akbulut “ODTÜ, salt savunma sanayisinin Ar-Ge projeleri üzerine çalışacak şirketler için üst düzeyde NATO ve AB standartlarına uygun korumalı bir alan ayırmış durumda. Şimdiki hedefimiz burada bir savunma sanayisi üretim kompleksi yükseltmek” diyerek, bunun daha bir başlangıç olduğunu, esas silah üretiminin yakında başlayacağını belirtiyor.

D. Sonuç

YÖK’ün kurulmasıyla başlayan süreç tamamlanmak üzere. Aslında fiilen yıllardır işletme gibi hareket eden üniversitelerin belli eksiklikleri tamamlamak için hazırlattığı YÖK yasa tasarısı bunun yasallaşması anlamına geliyor. Üniversitelerde oluşturulan KOSGEB, Ar-Ge, Teknokent, Tekmerler gibi kuruluşlara bu gözle bakmak gerekiyor.

Üniversiteler, sistemin ideolojik yeniden yapılandırılması ve ona hizmet sunacak kadrolar yetiştirilmesi işlevlerinin yanı sıra sermayenin ucuz laboratuarları olma yolunda ilerliyor. Bu “kazanım”ın en önemli aracı, tüm dünyada olduğu gibi Türk üniversitelerinde de bir bir açılan teknokentler. “Akademisyenlerin, mühendislerin ve sanayicilerin bir arada olmasından doğan büyük sinerji, bilim ve teknolojinin günümüzde ulaştığı düzey, azgın rekabet tüm dünyada ve ülkemizde bilgi ve teknolojinin en yoğun üretildiği merkezler haline üniversiteyi getirdi” diyerek maskelenen teknokentlerin tek amacı, büyük sermaye çevrelerinin yapacağı bilimsel çalışmaları üniversite laboratuarlarında, onun teknik araçlarını kullanarak ucuza getirmek. Özel şirketler tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de 2003 yılında Internet ve ağ uzmanı açığının 20 bin civarında olduğu ve bunun sürekli artacağı söyleniyor. Teknokent uygulamalarıyla üniversiteler bu kalifiye işçi potansiyelini karşılayacaklar.

Sömürücü sınıfın, burjuvazinin çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak gösteren üniversite, Küçük Ölçekli Sanayi Geliştirme Merkezleri ya da Teknokentler oluşturarak toplumun hizmetinde olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Fakat biz kapitalizmin doğası gereği teknolojik gelişme ve ilerlemeyi işçi ve emekçilerin ve onların çocuklarının aleyhine kullandığını biliyoruz. Her şeyin kâr için yapıldığı bir ortamda üniversitenin sanayiye katkısı patronlara katkıdan başka bir anlam taşımıyor.

Bugün biz mühendislere düşen görev, toplum için, insanlık için bilim üretmemiz gerektiği bilinciyle sorumluluklarımızı yerine getirmektir. Üniversitelerimizin sermayeye peşkeş çekilmesine karşı çıkmalı ve bu oyuna ortak olmamalıyız. Kapitalizm bize hiçbir gelecek veremez. Gelecek bizim ellerimizdedir.

Savaşa değil eğitime bütçe!
Üniversitelerde sermaye işgaline son!
Sermaye defol, üniversiteler bizimdir!
Eşit, parasız, bilimsel eğitim!

 



BBNTÜRK- HABERLER

30.11.2021
 


Çok Okunanlar


KALICI YAZ SAATİ UYGULAMASI NE ZAMAN BAŞLADI, KIŞ SAATİ NEDEN UYGULANMIYOR? (EVRENSEL.NET)

2022 YILI EN AZ ÜCRETLERİ BELİRLENDİ

2022 YILI SMM BAŞVURULARI BAŞLIYOR

ASANSÖR SEMPOZYUMU

MESLEK ALANLARI BELİRLEME ÇALIŞTAYI DÜZENLENDİ

13. ULUSLARARASI ELECO 2021 KONFERANSI

SAATLERE AYAR ARANIYOR (OKSİJEN)

TMMOB 13. ENERJİ SEMPOZYUMU 9-11 ARALIKTA GERÇEKLEŞTİRİLECEK

EMO YÖNETİM KURULU’NDAN GAZİANTEP ŞUBE’YE ZİYARET

EMO YÖNETİM KURULU’NDAN DİYARBAKIR ŞUBE’YE ZİYARET

Okunma Sayısı: 1828


Tüm EMO-Genç İçeriği

Sayfayı Yazdır



 
Oda aidatlarınızı kredi kartınızla güvenli bir ortamda ödeyebilirsiniz.
ÜYE HAKLARI VE GÜVENLİ AİDAT ÖDEME
 

COPYRIGHT © 2005-2021 TMMOB ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI GENEL MERKEZİ
IHLAMUR SOKAK NO:10 KIZILAY/ANKARA
TEL: +90 (312) 425 32 72 (PBX) - FAKS: +90 (312) 417 38 18

KEP ADRESİ :


Diğer birimlerin iletişim bilgileri için tıklayınız

 
 
Key Yazılım Çözümleri A.Ş.