|
Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) İzmir Şubesi, Prof. Dr. Aziz Konukman’ın katılımıyla “Enerjinin Kamulaştırılması Nasıl Sağlanacak?” başlıklı bir söyleşi düzenledi. Etkinlikte demokratik planlamadan enerji yoksulluğuyla mücadeleye kadar kamucu bir enerji programı tartışıldı. Söyleşide ülkemizin enerji çıkmazını tarihsel ve sınıfsal bir perspektifle masaya yatıran Prof. Dr. Aziz Konukman, özelleştirme modelinin iflas ettiğini belirterek, “3,6 trilyon liralık vergi muafiyeti varken kamulaştırma için ‘kaynak yok’ demek halkı kandırmaktır,” diye konuştu.
EMO İzmir Şubesi Hizmet ve Eğitim Merkezi`nde 5 Mart 2026 Perşembe günü gerçekleştirilen söyleşinin açılışında konuşan EMO İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Gülhan Gürler, Türkiye`nin enerji çıkmazından kurtuluşunun "kamucu bir perspektif" ve "dikey entegrasyon" olduğunu vurguladı. Konuşmasına enerjinin insani bir hak olduğunu hatırlatarak başlayan Gürler, yıllardır "verimlilik" ve "ucuzluk" vaadiyle pazarlanan piyasalaştırma politikalarının iflas ettiğini savundu. 2001 yılında yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile sistemin parçalandığını belirten Gürler, şu ifadeleri kullandı: "Elektrik piyasası; üretim, iletim ve dağıtım olarak üç ana parçaya bölündü. Dağıtım 21 bölgeye ayrılarak şirketlerin insafına terk edildi. Bugün her aşama kendi kâr marjını, yönetim ve pazarlama giderini halkın faturasına ekliyor. Şirketlerin kâr hırsı nedeniyle yapılmayan yatırımlar, Isparta örneğinde olduğu gibi koca bir kenti karanlıkta bırakabiliyor." Gürler, enerjinin stratejik önemine dikkat çekerek çözümün sadece mülkiyet değişikliği değil, köklü bir sistem değişikliği olduğunu vurguladı. Üretim planlamasından son kullanıcıya kadar her aşamanın tek elden kamu otoritesiyle koordine edildiği "dikey entegrasyon" yönteminin teknik bir zorunluluk olduğunu ifade eden Gürler, şöyle devam etti: "Biz enerjinin bir ticari mal değil, kamusal hizmet olarak yeniden yapılandırılmasını istiyoruz. Böylelikle faturalardan toplanan milyarların şirketlere ve uluslararası finans kuruluşlarına akması durdurulacak; bu kaynaklar doğrudan halkın refahı ve sistem güvenliği için harcanacaktır." Açılış konuşmasının ardından Gürler, "kamu maliyesi ve planlı ekonomi denildiğinde akla gelen en yetkin isimlerden biri" olarak tanımladığı Prof. Dr. Aziz Konukman`ı sahneye davet etti. Konukman`ın piyasa ekonomisine karşı planlı ekonomi modeline ilişkin çalışmalarının önemine değinen Gürler; mali disiplini sınıfsal bir bölüşüm meselesi olarak ele alan Konukman`ın sunumuyla, enerji yoksulluğuna karşı kamulaştırma yol haritasının detaylandırılacağını belirtti. Kurtarma Değil Kamulaştırma Prof. Dr. Aziz Konukman, "Enerjide Kamulaştırma Nasıl Sağlanır?" başlıklı söyleşide ekonomi-politik analizle başlayarak kamulaştırma gerekçelerini detaylandırdı. Konukman, geçmişte yaşanan "sahte kamulaştırma" örneklerine eleştiriler getirerek söze başladı. Devletin, özel sektörün zararını üstlenmesinin bir kamu hizmeti olmadığını vurgulayan Konukman; geçmişte Koç grubuna ait Asil Çelik gibi örneklerde, şirketler zarar etmeye başlayınca kamuya devredildiğine dikkat çekerek şunları söyledi: "Piyasa mekanizmasında batan şirket el değiştirir; devletin gidip bu enkazı halkın vergileriyle devralması bir ‘kurtarma‘ operasyonudur. Bizim savunduğumuz bu değil. Dünya genelinde bir kurtarma anlayışı hâkim. Şirket çok büyükse kurtarıyorlar. ‘Büyük batamaz`, battığı zaman yanında bir sürü şeyi de götürür anlayışı var. Onun için büyük şirket olursan kurtarıldın demektir. Bu tür kamulaştırmalara sizlerin, bizlerin itiraz etmesi lazım; çünkü hepimiz birer vergi mükellefiyiz ve o işin finansmanı bizden çıkıyor." Konukman; gerçek kamulaştırmanın hedefinin sermayeyi ihya etmek değil, stratejik bir sektör olan enerjiyi kâr hırsından arındırıp halkın ucuz ve kesintisiz hizmet almasını sağlamak olduğunun altını çizdi. 1930`da zarar eden fabrikaların toplu şekilde işçi çıkarmasının talep yetersizliği yaratarak bir kriz dalgası başlattığını anlatan Konukman, süreci şöyle özetledi: "İki arz fazlası ortaya çıktı: Birisi iş gücü piyasasında işsizlik, diğeri mal piyasasında satılamayan mallar. Piyasa, ‘arz fazlası olursa fiyatlar düşer` diyordu. Fiyatlar düştü ama denge sağlanamadı. Böylece 1930 krizinde bir aktöre, yani devlete ihtiyaç duyuldu. ‘Eğer devlet müdahale ederse sorun çözülür` dendi. Roosevelt‘in New Deal (Yeni Düzen) politikalarıyla kriz pratikte çözüldü ama bu çözümün teorik temellerini Keynes atmıştı." Sonrasında kitlesel üretim ve kitlesel tüketimin gündeme geldiğini anlatan Konukman; "Niteliksiz emeğin kısa bir eğitimle sisteme kazandırılması sağlandı. Fabrika üretiminde Taylorizm ile olağanüstü bir denetim kuruldu ve sosyal devlet bir aktör olarak katkılar sundu. Devlet primleri topladı, farkı ödedi ve sosyal güvenlik kurumları İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonra az gelişmiş ülkelere kadar yayıldı," dedi. 1970`li yıllarda yaşanan petrol kriziyle sistemin bir kez daha tıkandığını belirten Konukman, dönemi şu sözlerle özetledi: "Hem fiyatlar hem işsizlik artmaya başladı. Bu dönemde stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) kavramı ortaya çıktı ve Fordist model çöktü. Ardından Post-Fordizm dediğimiz esnek üretim modeli geldi; istediğini işten çıkartabildiğin, atipik istihdam biçimlerinin geliştiği bir model bu. Artık kitlesel üretim değil, siparişe dayalı üretim öne çıktı; kâr oranları bu şekilde yükseltildi." "Yoksulluğu Yönetiyorlar" Kamunun bu süreçte ciddi bir dönüşüme uğradığını aktaran Konukman, "Eskiden devlet ekonomiye üç yolla müdahale ederdi: Bütçeler, Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) ve regülasyonlar. Az gelişmiş ülkelerde sermaye birikimi tek başına özel sektör tarafından yapılamazdı; Sümerbank`ı, Etibank`ı özel sektör kurabilir miydi? Hayır. Ancak Fordizm krize girince bu işlevlerin sürdürülme şansı kalmadı," diyerek borçlu ülkelere Washington Uzlaşması‘nın dayatıldığını hatırlattı: "IMF ve Dünya Bankası birlikte hareket ederek KİT`lerin özelleştirilmesini, bütçenin küçültülmesini ve deregülasyonu (kuralsızlaştırma) şart koştular. Türkiye`de de sağ-sol fark etmeksizin tüm iktidarlar bu programları uyguladı. 1989`da finansal liberalizasyonla sıcak paranın önü açıldı; iç tasarrufu yetmeyen ekonomiler dış kaynağa bağlandı. 90`lı yıllarda Washington Uzlaşması sorunları çözemeyince Post-Washington Uzlaşması geldi; burada ‘yoksulluğu yönetmek` ve ‘yönetişim` kavramları öne çıktı. İktisat politikaları bürokratların ve sermaye tabanlı kuruluşların eline bırakıldı. Bugün kamulaştırmayı konuşabiliyorsak bunun iki sebebi var: 2008 küresel finans krizi ve neoliberal politikaların alternatif arayışları. Dünyada yeniden belediyeleşme süreçleri başladı çünkü özelleştirilen hizmetlerin daha pahalı ve kalitesiz olduğu görüldü. Bizim kamulaştırma dediğimiz şey, yönetimi de değiştirerek enerjiyi bir insan hakkı olarak görmektir." "3,6 Trilyon Liralık Kaynak Var" Anayasa`nın 46. maddesinin taşınmazlar için kamulaştırmayı, 47. maddesinin ise şirket hisseleri için devletleştirmeyi düzenlediğini hatırlatan Konukman; kamulaştırma ve devletleştirme için yasal altyapının halihazırda mevcut olduğunu vurguladı. En çok merak edilen "Kamulaştırma bedeli nasıl ödenecek?" sorusuna Konukman, bütçe verileriyle net bir yanıt verdi. 2026 yılı bütçesinde öngörülen vergi muafiyeti ve istisnalarının 3,6 trilyon lira gibi devasa bir rakama ulaştığına dikkat çeken Konukman şunları söyledi: "Bu para, vazgeçilen vergidir. Yani devlet, sermayeden bu vergiyi almayarak onlara hibe etmektedir. Bu kaynaklar sermayeye değil, halkın refahı ve kamulaştırma bedelleri için kullanılabilir. Şirketlerin yapmadığı altyapı yatırımları tazminattan mahsup edilerek bu süreç adil bir şekilde yönetilebilir. Önemli olan, arkasında sınıfsal bir desteğin ve planlı bir ekonominin olmasıdır. Elimizde TMMOB ve EMO gibi muazzam bir teknik birikim var. Bu birikim, planlı bir ekonomi modeliyle birleştiğinde enerjide dışa bağımlılığı bitirecek ve halkçı bir sistemi kuracak güçtedir." Toplumsal Denetim Vurgusu Söyleşinin soru-cevap bölümünde, elektrik dağıtım şirketlerinin denetimlerinde belirlenen eksiklerin kamulaştırma için gerekçe oluşturup oluşturmayacağına yönelik bir soruyu yanıtlayan Konukman, şöyle konuştu: "Kamulaştırma için öncelikle toplumsal meşruiyet lazım ki bence kamuoyu buna hazır. Ayrıca sendikaların, kooperatiflerin ve meslek odalarının desteği şarttır; dünyadaki başarılı örnekler hep böyle olmuştur. Sistemin çalışması için enerji çalışanlarının yeni yönetim modeline dahil edilmesi gerekir. Bugün sadece Sayıştay denetimi yapılıyor; oysa toplumsal denetim şarttır. Sayıştay denetimi gereklidir ama yeterli değildir." Ülkemizdeki bütçe sisteminde "ödenek üstü harcama yapılamaz" kuralı olduğunu hatırlatan Konukman, "tamamlayıcı ödenek" adı altında yasa dışı harcamaların Mecliste onaylatıldığını ifade etti. Benzer şekilde borçlanma limitlerinin de torba yasalarla ve geçici maddelerle sürekli artırıldığını belirterek sözlerini şöyle tamamladı: "‘Kamulaştırma parasını nereden bulacaksın?‘ diye soranlara cevabımız şudur: Bu ülkede kaynak var. Bütçe açığının katbekat üzerinde borçlanma yetkileri alınıyor, sermayeye devasa vergi muafiyetleri tanınıyor. Biz bu yatırımların yapılmadığını pazarlık masasında gösterip tazminattan mahsup ederek bu süreci yürütebiliriz. Ama bunun için emekten yana sıkı bir tavır ve irade gerekiyor."

|